Ana Sayfam Yap
 Sık Kullanılanlara Ekle

Hükümetin dış politikasını başarılı buluyor musunuz?

  • Evet, başarılı.
  • Hayır, başarısız.
  • Bu konuda bir fikrim yok

Eposta adresinizi verin, iyibilgi'nin özel haberleri posta kutunuza düşsün.





05 Eylül 2007
font boyutu küçülsün büyüsün



Oğuzname'de İsrailiyat!


Oğuzname değil Tevrat okuduk! Türk tarihinin en eski destanı olarak bilinen Oğuzname'nin büyük bir kısmının Tevrat'taki Yaratılış bölümünden alındığı iddia ediliyor.




Oğuzname'de İsrailiyat!

Nevzat Çiçek'in haberi

Türk tarihinin kadim destanlarından olan Oğuz Kağan Destanı'nın diğer bir deyişle yazıya geçirilmiş haliyle Oğuzname'nin şimdiye kadar beş farklı yazması olduğu biliniyordu. Bu beş yazmanın iki varyantı günümüz Türkçesine de çevrilmişti. Araştırmacı gazeteci İlhami Yangın yeni kaleme aldığı çalışması “Kabala'nın İntikamı”nda bu iki varyantın farklılığına dair önemli açıklamalar getiriyor.

Yangın, bu hafta raflardaki yerini alacak olan kitabında şunları yazıyor:
"Oğuzname'nin günümüzde bilinen iki versiyonu var. Bunlardan birincisi ve en çok okunanı, Oğuzname'nin İslamiyet'ten sonraki versiyonu olarak bilinen Reşideddin'in 1310 tarihinde kaleme aldığı Oğuzname (Cami'üt Tevarih)'dir. Bu Oğuzname'nin tarihte ilk kez yazıya dökülmesidir. Meydan Larousse'daki bilgilere göre, Reşideddin, İlhanlı Devleti'nin Yahudi kökenli veziriydi. Bu eseri Reşideddin'in yazdığı Farsça'dan Çağatayca'ya Özbek Türklerinden Hive Han'ı Ebulgazi Bahadır Han çevirmiştir. Daha sonra ise Doğu lehçesi olarak adlandırılan Çağatay Türkçesi'nden İstanbul Türkçesine Ahmet Vefik Paşa çevirdi. Reşideddin'in eserini 1863 yılında Çağatayca'dan Türkçeye çeviren Ahmet Vefik Paşa Osmanlı tarihinin ilk Türkçüsü olarak bilinmektedir. Ahmet Vefik Paşa Sabetayist kökenlidir.

Diğer Oğuzname ise, 13. yüzyılda Uygur Türkçesiyle yazıya geçirilen İslam öncesi versiyonudur. Bu parça, İslâmiyet'ten sonra yazılmış olmasına rağmen, orijinalliğini oldukça korumuştur. Oğuz Destanı'nın bu ayrı bölümünün bugün tek bir yazma nüshası vardır, o da Paris'teki Bibliothegue Naionale'de bulunmaktadır. Bu eseri 1930'lu yıllarda Rıza Nur keşfetmiştir. Bu eser kütüphanenin "Türkçe Eserler" bölümünde 1001 numara ile kayıtlı bulunuyor. Bu yazma günümüz Türkçesine Reşid Rahmeti Arat tarafından çevrildi ve 1936'da yayınlandı.
Oğuz Kağan Destanı, en önemli Türk destanı olup Türk kozmolojisi (evrendoğum) açısından çok önemli bir kaynaktır. İslam öncesi Türklerin yaratılış inançlarını anlatmaktadır."

Oğuzname'nin orijinalinin başlangıç kısmı şöyle:
Oğuz Kağan Destanı (İslam öncesi versiyonu)
“Günlerden bir gün, Ay Kağan'ın gözü parladı, doğum sancıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök gibi parlaktı. Ağzı ateş kızılı, gözleri ela, saçları ve kaşları kara idi. Perilerden daha güzeldi.
Bu çocuk anasının göğsünden bir defa süt içti, bir daha içmedi. Çiğ et, aş ve şarap istedi. Dile gelmeye başladı. Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü, oynadı. Ayağı öküz ayağı gibi (kuvvetli), beli kurt beli gibi (ince), omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı vücudu gibi (kuvvetli) ve bütün vücudu tüylü idi. Yılkı güder, ata biner, av avlardı. Günlerden, gecelerden sonra yiğit (delikanlı) oldu.

O çağda, o yerde bir ulu orman vardı. Bu ormanda dereler, gözeler çoktu. Buraya gelen avlar, uçan kuşlar da çoktu. Ormanın içinde bir de büyük bir canavar vardı: Yılkıları, insanları yiyen, çok büyük yaman bir canavar! (Metinde gergedan olarak geçiyor). Bu canavar, halkı ağır bir eziyetle ezmiş, sindirmişti.
Oğuz Kağan çok cesur yiğitti. Bu canavarı avlamak istedi ve günlerden bir gün ava çıktı. Kargı, yay, ok, kılıç, kalkanla atlandı (ve canavarı bulmak için ormana gitti).
(Önce) bir geyik yakaladı. Onu söğüt çubukları ile bir ağaca bağlayarak bırakıp gitti. Sabahleyin tan ağarırken yine geldi. Gördü ki canavar geyiği kapmış.

(Oğuz Kağan bu defa) bir ayı yakaladı. Onu, altın kemeri ile ağaca bağladı ve gitti. Ertesi sabah, tan ağaran çağda yine geldi. Gördü ki canavar ayıyı da almış, götürmüş.
(Bu defa) o ağacın dibinde kendisi durdu. Canavar gelip, başı ile Oğuz'un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile canavarın başına vurarak onu öldürdü. Kılıçla başını keserek, alıp gitti.

Tekrar (aynı yere) geldiği zaman gördü ki bir sungur (aladoğan) canavarın içerisini (iç organlarını) yemektedir. Yay ile, ok ile sunguru öldürdü, başını kesti. Ondan sonra dedi ki: Canavar geyiği yedi, ayıyı yedi, kargım onu öldürdü. Çünkü kargım demirdendi. Canavarı sungur yedi, yay ve okum onu öldürdü. Çünkü okum bakırdandı.

Gene günlerden bir gün, Oğuz Kağan bir yerde Tanrı'ya yalvarmakta idi. Karanlık bastı ve gökten bir gök (mavi) ışık düştü. Güneşten, aydan daha parlak bir ışıktı. Oğuz Kağan (bu ışığa doğru) yürüdü. Gördü ki, ışığın ortasında bir kız oturuyor. Çok güzel bir kız. Başında ateşli ve parlak bir beni yardı. Altın kazık (demir kazık yıldızı) gibiydi. Öyle güzel bir kızdı ki, gülse mavi gök gülüyor, ağlasa mavi gök de ağlıyordu.
Oğuz Kağan onu görünce usu (aklı) gitti. Onu sevdi ve aldı. Onunla yattı ve dileği oldu. Kız hamile kaldı.

Günlerden gecelerden sonra (kızın gözleri) parladı. Üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine Gün, ikincisine Ay, üçüncüsüne de Yıldız adını koydular.
Gene bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Önünde, bir göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda bir kız vardı. Yalnız oturuyordu. Çok görümlü (güzel) kızdı. Gözü gökten daha gök (mavi) idi. Saçları dere gibi dalgalı, dişleri inci gibiydi. O kadar güzeldi ki, yeryüzü insanları onu görse "Ay ay, ah ah, ölüyoruz!" diye sütten kımız olurlardı.

Oğuz Kağan onu gördükte usu (aklı) gitti, yüreğine od düştü. Onu sevdi, aldı. Onunla yattı, dileği oldu. Kız dölboğa (hamile) kaldı.
Günler ve gecelerden sonra (bu hatunun da) gözleri parladı ve üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine Gök, ikincisine Dağ, üçüncüsüne Deniz adını koydular.

Ondan sonra Oğuz Kağan büyük bir toy verdi. Halka yarlıg gönderdi. Çağırılan halk, birbirine danıştı ve geldi. Oğuz Kağan kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Türlü yemekler, türlü şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler.
Toydan sonra Oğuz Kağan beğlere ve halka yarlıg verdi. Dedi ki:
Ben sizlere oldum kağan,
Alalım yay ile kalkan,
Nişan olsun bize buyan,
Bozkurt olsun bize uran,
Demir kargı olsun orman,
Av yerinde yürüsün kulan,
Daha deniz, daha müren,
Güneş tuğ olsun, gök kurıkan.
Gene ondan sonra, Oğuz Kağan dört yöne yarlıg yolladı. Bildiriler bildirdi ve elçilerine verip gönderdi. Bu bildiriler şöyle yazılmıştı:
"Ben Uygurlar'ın kağanıyım, yerin dört bucağının kağanı olsam gerektir. Sizlerden baş eğmenizi istiyorum. Kim benim ağzıma bakarsa (ağzımdan çıkan emirlere uyarsa), hediyelerini kabul eder, onu dost bilirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim, onu düşman tutar, çeri çıkarıp baskın yapar ve astırırım, yok ederim!”

Oğuzname (Reşideddin'in yazdığı)“Âdem Aleyhisselamın zikri

Tanrı Taala meleklere dedi ki: Topraktan insan yapıp, can verip, yeryüzünde kendi yerime halife kalıp koyacağım. Bunun üzerine melekler dediler: Onlar yukarıdaki döşek ile aşağıdaki döşeği zaptedemezler, o sebepten sana asi olurlar, yaratmaman daha iyidir, dediler. Tanrı Taala dedi: benim bildiğimi sizler bilmezsiniz, varınız topraktan bir insan suretini yapınız dedi.

Azrail aleyhisselam Tanrının emri ile bütün yeryüzündeki her türlü topraktan alıp Mekke-i Muazzama ile Tayif arasında toprağı balçık kılıp, Âdem'in suretini yapıp, yatırdılar. Bir nice yıllar geçtikten sonra Tanrı Taala ona can verdi ve bin yıl bu dünyada durdu. Âdem demek Arap dilidir. Arap, deriye âdem der. Her nesnenin dışına âdem derler. Melekler, toprağı yeri kazıp içinden almadılar, dışından alıp Âdem'in suretini yaptılar. Onun için Âdem dediler. Onlar cennete vardıklarının ve ondan çıktıklarının ve yeryüzündeki hareketlerinin hikâyeleri halk içinde meşhurdur. Onun için söylemedik.
Âdem ölecek olunca, Şeys (Şit) adındaki oğluna dedi ki: Benden sonra sen benim yerime oturup çocuklarıma baş ol, deyip, çok nasihatler kıldı, bu dünyadan o dünyaya gitti.

Ondan sonra Cebrail aleyhisselam Tanrı Taala'dan Şeys'e (Şit) kitap alıp geldi. Şeys (Şit) hem peygamber, hem padişah olup ile adalet kılıp, dokuzyüzoniki yıl bu dünyada durup, cennet sarayına gitti. Şeys'in (Şit) manası Tanrı'nın heybeti demek olur. Şeys (Şit) öleceği vakit oğlu Anuş'u (Enoş) yerine oturtup gitti.
Anuş (Enoş) dahi babası ve büyükbabası şeriatına amel kılıp, o da babası gibi dokuzyüzoniki yıl bu menzile oturup o menzile gitti. Anuş'un (Enoş) manası sadık demek olur.
Anuş (Enoş) öleceği sırada oğlu Kınan'ı (Kenan) yerine oturtup çok nasihat ve vasiyet kıldı.
O da sekizyüzkırk yıl babasının yürüdüğü yolda yürüyüp oğlu Mihail'i (Mahalalel) kendi yerine oturtup Tanrı yakınına gitti.

Mihail (Mahalalel) zamanında insanoğlu çok oldu, oturduğu yere sığmadılar. O sebepten Mihail (Mahalalel) Babil iklimine varıp bir şehir kurdu. Adını Sus koydu ve çok ev yaptı ve köyler yaptırdı. Ondan önce şehir ve köy ve ev yok idi. Dağların fundalıklarında veya ormanda otururlardı. Halka emretti yeryüzüne yayılın diye. Bütün insanoğulları Mihail'in (Mahalalel) emri ile varıp, her nerde münasip yer varsa, köyler kurdular. Mihail (Mahalalel) dokuzyüzyirmi yıl adı geçen şehirde durup oğlu Berd'i (Yared) kendi yerine oturtup nefes almaz şehrine gitti.

Berd (Yared) dahi dokuzyüzaltmış yıl bu yurtta oturup oğlu Enoh'u (Hanok) yurdunda konup göçmez ve konmaz yurduna gitti. Oğlunun adı Ehnoh idi ve lakabı İdris. Tanrı Taala onu peygamber kıldı. Seksen iki yıl peygamberlik yaptı. Halkı doğru yola çağırdı. Ondan sonra Tanrı'nın emri ile Azrail gelip İdris Aleyhisselamı kanadının üstüne koyup, cennete alıp gitti. O günden ta bu vakte kadar cennettedir.
İdris cennete gittikten sonra oğlu Matuşaleh babasının yerine oturdu. Doğruluk ve adalet kıldı. Yaşının sayısı malum değildir. O da babasının gittiği yere gitti.
Ondan sonra Matuşaleh'in oğlu Leymek (Lamek) , babasının yerine oturup, çok yıllar doğruluk ve adalet kıldı. Sonra babasının gittiği yola düşüp gitti. Onun da yaşı malum değildir.

Ondan sonra oğlu Nuh Peygamber babasının yerine oturdu…"
Görüldüğü gibi orijinal Oğuzname ile Reşideddin'in yazdığı Oğuzname arasında hiçbir benzerlik yok. Peki, Reşideddin'in yazdığı Oğuzname'nin hangi eserle benzerliği var bir de ona bakalım:

Tevrat: Yaratılış; Bölüm: 5
Âdem'den Nuh'a
1. Âdem soyunun öyküsü: Tanrı insanı yarattığında onu kendine benzer kıldı.
2. Onları erkek ve dişi olarak yarattı ve kutsadı. Yaratıldıkları gün onlara "İnsan" adını verdi.
3. Âdem yüz otuz yaşındayken kendi suretinde, kendisine benzer bir oğlu oldu. Ona Şit adını verdi.
4. Şit'in doğumundan sonra Âdem sekiz yüz yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.
5. Âdem toplam dokuz yüz otuz yıl yaşadıktan sonra öldü.
6. Şit yüz beş yaşındayken oğlu Enoş doğdu.
7. Enoş'un doğumundan sonra Şit sekiz yüz yedi yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.
8. Şit toplam dokuz yüz on iki yıl yaşadıktan sonra öldü.
9. Enoş doksan yaşındayken oğlu Kenan doğdu.
10. Kenan'ın doğumundan sonra Enoş sekiz yüz on beş yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.
11. Enoş toplam dokuz yüz beş yıl yaşadıktan sonra öldü.
12. Kenan yetmiş yaşındayken oğlu Mahalalel doğdu.
13. Mahalalel'in doğumundan sonra Kenan sekiz yüz kırk yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.
14. Kenan toplam dokuz yüz on yıl yaşadıktan sonra öldü.
15. Mahalalel altmış beş yaşındayken oğlu Yeret doğdu.
16. Yeret'in doğumundan sonra Mahalalel sekiz yüz otuz yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.
17. Mahalalel toplam sekiz yüz doksan beş yıl yaşadıktan sonra öldü.
18. Yeret yüz altmış iki yaşındayken oğlu Hanok doğdu.
19. Hanok'un doğumundan sonra Yeret sekiz yüz yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.
20. Yeret toplam dokuz yüz altmış iki yıl yaşadıktan sonra öldü.
21. Hanok altmış beş yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu.
22. Metuşelah'ın doğumundan sonra Hanok üç yüz yıl Tanrı yolunda yürüdü. Başka oğulları, kızları oldu.
23. Hanok toplam üç yüz altmış beş yıl yaşadı.
24. Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu, çünkü Tanrı onu yanına almıştı.
25. Metuşelah yüz seksen yedi yaşındayken oğlu Lemek doğdu.
26. Lemek'in doğumundan sonra Metuşelah yedi yüz seksen iki yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.
27. Metuşelah toplam dokuz yüz altmış dokuz yıl yaşadıktan sonra öldü.
28. Lemek yüz seksen iki yaşındayken bir oğlu oldu.
29. "RAB'bin lanetlediği bu toprak yüzünden çektiğimiz eziyeti, harcadığımız emeği bu çocuk hafifletip bizi rahatlatacak" diyerek çocuğa Nuh adını verdi.
30. Nuh'un doğumundan sonra Lemek beş yüz doksan beş yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.
31. Lemek toplam yedi yüz yetmiş yedi yıl yaşadıktan sonra öldü.
32. Nuh beş yüz yıl yaşadıktan sonra Sam, Ham ve Yafet adlı oğulları doğdu." (Yaratılış 5/1-32)

İlhami YANGIN: ARAŞTIRMALARIMDAN SONRA KANDIRILMIŞLIK HİSSİ UYANDI

Ben bu konuları 1990 yılından beri araştırıyorum. Tarihle ve özellikle de Şefik Hüsnü ile ilgilenmemi rahmetli Alparslan Türkeş istemişti benden. Türkeş üniverisite öğrencilerine Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi vb. konularda seminer verirdi. Bana özel araştırmalar yaptırdı. Ben Yeni Düşünce Gazetesi'nde genel yayın koordinatörüydüm. O dönemlerde Yeni Düşünce ve Hergün MHP'nin yayın organı gibiydi. Türkeş "her doğru her yerde söylenmez" derdi. Bu konuyu uzmanlık alanı bu konular olan ilahiyatçı Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı da biliyordu.
Şefik Hüsnü'nün Sabetayist bağlantıları beni Tevrat'ı araştırmaya itti. Türk solunun çok önem verdiği Şefik Hüsnü'nün Sebatayist olduğunu ve Türk solunun da kökeninin buradan beslendiğini, bunların İran ve Irak'ta yaygın olan Batınilik akımlarından olduğunu gördüm. Batıniliği araştırınca Yahudilik yani Kabala çıktı. Ama diğer taraftan Türkçülüğün altından da Yahudilik fışkırıyor.

Türkçülüğün kuruluşundan itibaren Yahudiler var. Araştıra araştıra Türkçülüğün en tepe kitabına, yani Oğuzname'ye geldim. Onu çeviren kişi de bir Yahudi. Oğuznameyi Tevrat'la karşılaştırdığımda ikisi aynı çıktı. Tevrat'ı okuduktan sonra Oğuzname'de de bir çarpıklık olabileceğini sezdim. Çünkü Türklerin soyunun Yafes olduğu konusunda Kuran-ı Kerim'de hiç bir açıklama yok. Reşideddin'in de Yahudi olması ve bunun başta Meydan Larousse'de belirtilmesi neticesinde Oğuzname'ye bir şeyler kattığı şüphesi aklımı çelmeye başladı.

Kitabı yazdıktan sonra yayıncı bunu konunun uzmanı Prof'lara gösterdi ve Prof. Dr. Ziya Kazıcı gibi isimler benim tespit ettiğim durumun haklılığını ortaya koydu. Bu araştırmalardan sonra kandırılmışlık hissi uyandı ve bunun başka eserlerde de çok rahat yapılabileceğini hissettim. Çünkü biz tarih değil Tevrat okuyoruz. Bu kitabı Osmanlıca'ya çeviren de Sabetayist Ahmet Vefik Paşa ki Osmanlı Tarihi'nin ilk Türkçüsü olarak bilinmektedir. Kitabı Reşiddedin yazmış, doktor ve müneccim bir kişiliktir ve tipik bir Kabaist'tir. Reşideddin Tervrat'ın Yaratılış kısmını açıkça, geri kalan kısmını da gizlice Oğuzname'nin içine eklemiştir. Ebulgazi Bahadır Han Çağatayca'ya çevirmiş. Oradan da Ahmet Vefik Paşa İstanbul Türkçesine çevirmiştir. Ne yazık ki bu kitap 600 yıldır Türk tarihi diye bize okutuluyor. Oğuzname'nin Türk tarihi açısından önemi Türklerin kozmogonisini anlatıyor oluşudur. Türklerin yaratılış inançlarını anlatıyor.

Renkli Dergisi 






Sizin isminiz

Alıcının e-posta adresi



Doğrulama işlemi
4 + 2 = 




HAYY web



Künye | Manifesto | Sorumluluk | Reklam | Bize Ulaşın
tamamen özgür yazılım geliştirme araçlarıyla üretildi. Haber Sistemi

433.551 ms