Ana Sayfam Yap
 Sık Kullanılanlara Ekle

Hükümetin dış politikasını başarılı buluyor musunuz?

  • Evet, başarılı.
  • Hayır, başarısız.
  • Bu konuda bir fikrim yok

Eposta adresinizi verin, iyibilgi'nin özel haberleri posta kutunuza düşsün.





14 Eylül 2007
font boyutu küçülsün büyüsün



Yeraltı gazları ve Delphi kehanetleri: Gizem çözüldü mü?


Delphi’de kahinler, en az 12 asır boyunca tanrılar adına konuşarak yönetenlere, halka ve filozoflara cinsel hayatlarından devlet işlerine kadar her şey hakkında akıl verirdi. Kahin her zaman bir kadındı ve ilahi sözlerini yapılan isteklere binaen sarfediyordu. Cinnet halinde, kendinden geçtiği anlarda soruları cevaplandırır, emirler verir ve kehanetlerde bulunurdu. Şimdi o sırlar çözüldü... iyibilgi zoom




Yeraltı gazları ve Delphi kehanetleri: Gizem çözüldü mü?

Modern bilim adamları, eski Yunanlıların, kahinin ilham kaynağının tapınağın tabanından yükselen buhar olduğu açıklamasının doğru olmadığını zannettiler. Tapınağın altında herhangi bir çatlak ya da sarhoş edici bir kaynak bulamadılar. Uzmanlar, uzun bir süre bu buharların, site hakkındaki diğer şeyler gibi efsanevi olduğuna hükmettiler.

Fakat bugün, bir jeolog, arkeolog, kimyacı ve toksikolog’tan oluşan bir ekip, eskilerin tahminlerinin yerinde bir açıklama olduğunu gösteren değerli kanıtlar buldu. Bölgenin altındaki taşların, tapınak kalıntılarının altından geçen gizli iki çatlak biçiminde bölünmüş yağlı kireç taşlarının olduğu ve bunların da, hayal görmeye sebep olabilecek petro-kimyasal buharların yüzeye ulaşmasını sağlayacak bir yol oluşturduğu ortaya çıktı.

Ekip üyeleri, daha özelde, kahinin, bir zamanlar anestezide kullanılan, tatlı bir kokuya sahip etilen gazının etkisinde kaldığını buldular. Hafif dozlarda bu gaz, soğuk bir keyif vermektedir.

20 yılı aşkın süredir Delphi araştırmalarını sürdüren Wesleyan Üniversitesi’nden jeolog Dr. Jelle Zeilinga de Boer, yaptıklarının Plutarch ve diğerlerinin eserlerinde bahsettikleri şeyin jeolojik bir gerçeklikle ilişkisinin olup olmadığını anlamaya dönük olduğunu ifade etti.

Bilimde sık bir biçimde karşılaşıldığı üzere, bu keşif de tesadüf, sıkı çalışma ve yaratıcı hayal gücüyle ortaya çıktı. Bir noktada bilim adamlarının kendileri de ilhamlarını, kahinin kendisi gibi Portekiz’in kırmızı şarabı Dão ile harekete geçirdiler.

Geçen yıl Amerika Jeoloji Derneği’nin yayın organı  “Jeoloji” dergisinde ekibin çalışmalarından bahsedildi  ve çalışma Amerika Arkeoloji Enstitüsü’nün Ocak ayında yapılan yıllık toplantısında sunuldu. Ayrıca, Klinik Toksikoloji dergisinin Nisan sayısında da yayınlanacak.

Yıllar boyunca, tez hakkındaki bilimsel şüphe geniş bir kabul ve takdire yol açtı.

Wesleyan’da Yunan çalışmaları üzerine uzmanlaşan Dr. Andrew Szegedy-Maszak, başlarda çok şüpheli olduğunu fakat sonradan ekibin bu olayı gerçekten açıklamış bulunduklarına ikna olduğunu ifade etti.

M.Ö. 1200’lerden önce Parnassus Dağı’nın eteklerinde bulunan Corinth Körfezi yakınlarında kurulan tapınak,  zaman içinde eski Yunanlılar için en kutsal mabet haline gelmişti. Ayrıca bu tapınağı, geniş bir konik taş olan omfalos (göbek ya da merkez anlamına gelir) ile işaretleyerek dünyanın merkezi ilan etmişlerdi.

Daha önce yer tanrıçası Gaea’ya ithaf edilen tapınak, M.Ö. sekizinci yüzyılda vahiy tanrısı olan Apollo’ya adandı. Onun kahini, genellikle heyecanlı bir biçimde ve büyük bir etki bırakarak vaaz ederdi. En hayranlık uyandıran konuşmalarından birinde o Sokrat’ı insanların en bilgesi ilan etmişti.

Bir vahiy devresinden önce kahin bodrumdaki bir hücreye iner ve kutsanmış buharı içine çekerdi. Bazı uzmanlar, kahinin ilahi iletişiminin sonradan erkek rahipler tarafından, genelde anlaşılmaz mısralarla, yazılıp yorumlandığını iddia ederken bazıları, kahinin doğrudan kendisine soru soranlarla iletişim kurduğunu söylüyorlar.

Hıristiyanlığın yükselişi ile birlikte tapınak yıkıldı. Roma imparatoru Dönme Julian M.S. dördüncü yüzyılda tapınağı yeniden inşa etmeyi denediyse de kahin güçlerinin yok olduğundan yakındı.

Fransız arkeologlar, kalıntıları 1892 yılında kazmaya başladılar ve tapınağın temellerine kadar ulaştılar ama çatlak ya da büyük bir yarıkla karşılaşmadılar. 1904 yılında alanı ziyaret eden İngiliz bilim adamı A.P. Oppé, antik inançlarda bahsedilen tapınak buharının bir efsane, hata ya da bir hilenin sonucu olduğunu belirtti. 1948 yılının Oxford Klasik Sözlüğü, baskın olan görüşü dile getirdi: “Kazı, postklasik teorinin öngördüğü, sarhoş edici buharlar çıkartan yarık hipotezinin mümkün olmadığını gösterdi.”

Tapınak kazılarının yönetimine yardımcı olan Fransız arkeolog Pierre Amandry de bu efsane avına, 1950 yılında Delphi hakkında yayınladığı kitabında, bölgede volkanik aktivitenin olmadığını ve bu nedenle buradan sarhoş edici buhar çıkamayacağını yazarak katkıda bulundu.

Otuz yıl sonra 1981 yılında Dr. De Boer Delphi’ye gitti. Amacı eski bulmacalarla uğraşmak değil sadece Yunan hükümetinin, bölgenin nükleer reaktör için uygun olup olmadığına karar vermesine yardımcı olmaktı. Ana görevi, gizli yarıkları tespit etmek ve yer sarsıntısı ya da deprem ihtimalini belirlemekti.

Çevredeki yoğun gezi turları hükümeti Delphi’nin doğusunda yer alan ve otobüslerin çevresini dolanmak zorunda kaldığı tepeleri kazmaya sevk etti. Bu da güzel bir yarığı gün ışığına çıkardı. Genç ve aktif görünüyordu. Dr. de Boer, yarığı günlerce gezdi. Dağlık arazide doğudan batıya kilometrelerce yol katetti. Yarık açıkça görünüyordu ve 10 metre kadar yükseliyordu. Yarık, Delfi'nin batısında bilinen bir yarıkla birleşiyordu, orta kısımda ise, taş parçalarıyla örtülmüştü. Yine de yarığın tapınağın altına doğru gittiği görülüyordu.

Plutarch’ı ve Yunan hikayelerini okuyan Dr. De Boer bu yarığın buharın çıktığı yer olabileceğini düşünmesine rağmen arkeolojik literatür hakkında fazla bir şey bilmeyen Boer, daha önce başkalarının bu gözlemi yapmış olduğunu ve aynı sonuca vardığını farz ederek bu fikri bir kenara bıraktı.

1995 yılında hatasını fark etti. Portekiz’deki bir Roma kalıntısı ziyaretinde, Portekiz sitesi üzerine çalışan Lousville Üniversitesi’nden arkeolog Dr. John R. Hale ile tanıştı. Gün batımında, ikisi bir şişe şarabı paylaştılar ve jeolog, arkeologa Delphi çatlağını anlatmaya başladı.

Dr. Hale, böyle bir çatlağın olmadığını söyledi, fakat Dr. De Boer, onu ikna etti. İlahi heyecana ilham veren jeolojik buharlardan bahseden, Delphi’de rahip olarak hizmet etmiş Yunan Filozofu Plutarch’ı, (Plutarch, gazların tatlı bir kokusu olduğunu da not etmektedir) ve antik coğrafyacı Strabo’yu referans olarak verdi. Gecenin sonunda, jeolog ve arkeolog, birlikte çalışarak gerçeği bulmaya karar verdiler.

Birleşik Devletler’e döndüğünde, Dr. Hale, tapınak kazısı hakkındaki orijinal Fransızca raporları inceledi ve tapınağın üzerinde kurulduğu taş yatağının “suyun hareketi tarafından yarılmış” olduğu kaydını keşfetti. Derin bir yarık bekleyen Fransız arkeolog, küçük kırıkların önemini gözden kaçırmıştı.

Dr. Hale, “Bana öğretilen şey yanlıştı” diyor ve ekliyor, “Fransız bilim adamı da, bunları inkar etmemişti.”

1996 yılında iki bilim adamı, Delphi’deki çatlağı tekrar incelemek ve Yunan jeologların bölge haritalarını yeniden çalışmak için Yunanistan’a gitti. Bu çalışmalar, yerin altındaki katmanın yüzde 20’ye varan oranlarda siyahımsı yağ içeren katranlı kireçtaşı olduğunu ortaya çıkardı.

Dr. Hale, Dr. De Boer’ın kendisine haritayı fırlatarak “Bunlar petrokimyasallar!” dediğini hatırladığını söyledi. Önceki şüphelerin aksine, volkanizmaya gerek yoktu. Dr. Boer ısrarla, basit jeolojik hareketlerin katranı ısıtarak tapınağın yeraltı sularına kimyasal salabileceğini belirtti.

1998 yılındaki bir saha gezisinde, bu delik fikri daha da akla yatkın hale geldi ve iki bilim adamı ikinci bir çatlak daha buldular. Bu çatlağı tapınağın altından güney-kuzey doğrultusunda akan bir pınarın ismi olan Kerna ile isimlendirdiler. Kesişen çatlaklar şimdi kışkırtıcı bir X işareti ortaya çıkarıyordu.

Şaşırtıcı biçimde, ikinci çatlak, bir tanesi tam olarak tapınağın altından geçen bir dizi antik kuru ve modern pınara paralel görünmekteydi.

Bilim adamları, kuru pınarların, suların daha derinden gediğine işaret eden travertinlerle kaplı olduğunu buldular. Sıcak su, kireçtaşı içerisinden sızdığında, kalsiyum karbonatı erimekte ve bu da yüzeye yükselip, çabucak soğuyana kadar çözelti içerisinde kalmaktadır. Kalsiyum karbonat daha sonra dibe çökerek travertin şeklinde taş katmanları oluşturur. Artan bir heyecanla, iki bilim adamı, Yunan yetkililerden, travertinden örnek alma izni kazandılar.

Bu noktada, Florida Devlet Üniversitesi’nden jeokimyacı Dr. Jeffrey P. Chanton ekibe katıldı. Tapınak ve tapınak temeli çevresindeki kuru pınarlardan toplanan örnekleri inceledi ve metan ile etan buldu. Her ikisi de zihni bulandırabilirdi, fakat daha iyi bir aday sonradan ortaya çıktı.

Dr. De Boer’in aklına orada metan ve etanın yanı sıra etilenin de olabileceği geldi. Etilen, etan ve metana göre daha kararsızdır ve eski kayalardaki eksikliği anlaşılabilir. Fizyoaktif olarak etilen; etan, metan ve hatta sıvı oksijenden çok daha kuvvetlidir. 1930’lardan 1970’lere kadar genel anestezi için kullanılmıştır.

Dr. Chanton, tapınak yakınındaki aktif bir pınardan numuneler almak için Yunanistan’a gitti. Ekip bekleme halindeydi. Günler geçti ve nihayet beklenen telefon geldi. Dr. Chanton, metan ve etanın yanında etilen de bulmuştu. Görünenlere bakılırsa, antik bilmece çözülmüştü.

2000 yılı sonlarında, Kentucky Bölgesel Zehir Merkezi’ni yöneten Dr. Henry A. Spiller, farmakolojik analizlerde yardımcı olmak için ekibe katıldı. Dr. Spiller, etilenin etkileri üzerine çok miktarda veri olduğunu söylüyor ve ekliyor: “İlk aşamalarda bedenden ayrılma şeklinde bir keyif, değişen zihni durum ve hoş bir duygu verir. Bu sokaktaki insanın “uçmak” dediği şeydir. Doz arttıkça daha derine gidersiniz. Birisi etilen çekmeyi bırakırsa etkileri çabucak azalmaya başlar.”

Modern ergenler, doz aşımı durumunda öldürebilecek olanlar dahil, bu tür keyif verici maddeleri bilmektedirler. Uzmanlar, gaz, yapıştırıcı, tiner ve diğer petrokimyasalların buharını çeken gençlerin hidrokarbon gazları ile oynadıklarını söylüyorlar.

Son zamanlarda, Dr. Hale odağını genişletti ve diğer antik Yunan tapınaklarını da bilinçli olarak jeolojik açıdan aktif mahallerde yapıldığı inancıyla, araştırmaya başladı.

67 yaşında ki Dr. De Boer, Delphi üzerine yoğunlaşmaya devam ediyor. 9 Mayıs’ta kendisi ve bazı öğrencileri, yarık bölgelerden taş örnekleri çıkarmak için Yunanistan’a gittiler. Özel bir ışık altında taşlar aydınlatılarak, sismik aktivitenin zamanlarını ortaya çıkarmaya çalışacaklar.

Dediğine göre, bu gibi şoklar, buhar üretimini çok uzun zamanlar boyunca etkilemiş ve keyif verici gazların güçlenmesine ya da azalmasına sebep olmuş olabilir.

Boer, Delphi gezisinden önce, herhangi bir projenin sonuç verip vermeyeceğini bilemeyeceğini söyledi: “Buharlarda sonuç verdi yine de bu hiçbir şeyi kanıtlamaz. Ama denemeye değer.”

(NYT, 19 Mart 2002, For Delphic Oracle, Fumes and Visions, William J. Broad)
Çev: ekopolitik.org






Sizin isminiz

Alıcının e-posta adresi



Doğrulama işlemi
3 + 1 = 


Oku Yorum


  • iyiyazı 

    İyi bilginin, arasıra da olsa böyle güzel çalışmaları aktarması keyif verici.
    Gomidas / 14 Eylül 2007 16:01




HAYY web



Künye | Manifesto | Sorumluluk | Reklam | Bize Ulaşın
tamamen özgür yazılım geliştirme araçlarıyla üretildi. Haber Sistemi

128.674 ms