Ana Sayfam Yap
 Sık Kullanılanlara Ekle

Hükümetin dış politikasını başarılı buluyor musunuz?

  • Evet, başarılı.
  • Hayır, başarısız.
  • Bu konuda bir fikrim yok

Eposta adresinizi verin, iyibilgi'nin özel haberleri posta kutunuza düşsün.





24 Eylül 2007
font boyutu küçülsün büyüsün



Karşılaşma: Zehirli dile karşı panzehir!


Neredeyse bir asır evvel, kardeşliklerini kanlı bir sunağın önünde kurban etmiş halkların yeniden barışmasının, kavuşmasının hikayesi Karşılaşma... İsmail Türüt ve Ozan Arif'in türkü-klipleri ortalıkta dolanırken, Karşılaşma'nın yazarı Markar Esayan ile geçimişimizi, şimdimizi, Hrant Dink'i ve İsmail Türüt'ü konuştuk... iyibilgi özel




Karşılaşma: Zehirli dile karşı panzehir!

Karşılaşma, Markar Esayan imzalı, tartışma yaratacak, düşündürecek, kalbe dokunacak ve -evet- içimizi titretecek ilginç bir roman... Sadece güçlü kurgusu ve dili önemli kılmıyor romanı... Anlattıkları bizim hikayemiz. Yakın geçmişte yaşadıklarımız, dünümüz, yarınımızın öncesi... Esayan'ın Karşılaşma'sı tam anlamıyla bizi anlatıyor. 30'ların, 40'ların mahallelerini, Türkü, Alevisi, Ermenisi, Rumu ve Yahudisiyle mahalle sakinlerini, kırgınlıkları, mutlulukları, bir arada yaşama duygusunu ve malesef parçalanmışlıkları siyaset katmadan sıradan "küçük insanlar"ın ağzından anlatıyor. Agos'ta köşe yazarlığı yapan ve Hrant Dink'in yakın dostu Markar Esayan'ın Hayykitap'tan çıkan Karşılaşma adlı romanı iyibilgi'nin merceğine takıldı... Kitabın yazarıyla, bugünümüzü ve geçmişimizi konuştuk. Üstelik, Karşılaşma umuduyla... Bugün röportajın ilk bölümünü okuyacaksınız... Hrant Dink ile ilgili kısım yarına...

İsmail Türüt’ün klibi tartışma yarattı. Nasıl yorumladınız bu gelişmeyi?
Ne yaptıklarının farkında olduklarını bile zannetmiyorum. Onları Agos’taki bu sayıda muhatap bile almadık çünkü onları muhatap aldığınızda aynı düzlemde cevap vermiş oluyorsun. Onları hiç tanımamak lazım aslında. Bu faşizm de değil ahlak ötesi bir şey. Tamamen bilinç kaybı, insanlık kaybı gibi bir şey. Ne yaptıklarını gerçekten bilmiyorlar. O kısım için söylüyorum bunu. İdeologları için filan değil.  Sadece bir hengame bir bilinmezlik bir karmaşa içinde bu adamların kulaklarına fısıldanan, ne olduğunu bilmedikleri ırkçı bir söylem.

Ne olduklarını bilmiyorlar mı gerçekten?
Bunu biz youtube’da gördük. Bunun reklamı yapılmadı. Bu adamın bu türküyü buraya koyması kendi çevresine hoş görünme çabasının çok irdelenmemiş bir ürünü bence. Ben öyle görüyorum. Ayşe Önal’ın Gazetem.net’teki yazısını okursanız; adam ilk önce Şevki Yılmaz’a yaranmaya çalışıyor. O gidince türban üzerinden Tayyip Erdoğan’a manileri döşeniyor. Tayyip Erdoğan’dan zılgıtı yiyince de bu sefer ülkücü mafyaya yöneliyor. Adam daha önce de başka türlü tutunmaya çalışmış. Daha evvel bölgesel bir türkücüyken tüm Türkiye’ye tanıtmış kendini. Ama bunun aslında ne kadar ciddi bir şey olduğunun farkında olduklarını sanmıyorum. Bunun gerçek insanların hayatlarına mal olduğunu, Türkiye için çok ciddi bir tehlike yarattığını ve pek çok insana aslında ulaştıklarını biliyorlar ama ondan güç alıyorlar. Yüzde 99’u benim arkamda diyor.

Bu konuda yanılıyor mu?
Bence çok yanılmıyor. Oranda yanılabilir ama o oran yüzde 9 da değil. Bu gün kendi yörelerinde olsun, büyük kentlerde özellikle ekonomik olarak çok sıkıntılı bölgelerde bu insanlara ulaşan hümanist bir söylem yok, bu insanların türküleri, görüşleri var.

Oradaki motif ne peki insanları etkileyen? Bu Türkiye’nin “gavurlar mı yiyor” diyor yani?
Türüt bunu bilinçli yapıyor ya da yapmıyor bunu asla bilemiyoruz. Yüreğini bilmiyoruz.

Bu kadar kişi Türüt’ü alkışlıyorsa vahim bir durum değil mi?
Bence yüksek oranda alkışlayan olacak çünkü Türkiye’nin uzun yıllardır geçerliliği muteber olan dili milliyetçilik ve bunun ırkçılığa dönüşmüş hali. 70 ve 80 darbesinden sonra onu dengeleyen sol söylem tamamen tabandan çekildi, elit bir alana sıkıştı. Son seçimlerde gördüğümüz gibi Baskın hoca ancak 30 bin oy çıkarabildi. Bunların 15-20 bini Ermenilerden geldi zaten. Dolayısıyla AKP’nin başarısını da bu tabandan göreceğiz. Çok fazla fakirlik vardı ülkede ve konuşulan milliyetçi, ırkçı bir dildi. Fakirliğe iki türlü yaklaşabiliyorsunuz. Biri AKP’nin yaklaştığı gibi, onların sağlık ve iş sorunlarını önemseyerek tarımla ilgili ve köy projeleriyle ilgili yaklaşabilirsiniz. Biri de hiçbir şey yapmadan milliyetçi söylemle yaklaşabilirsiniz… “Bizi bölmeye çalışıyorlar”, “misyonerler ülkeyi bastı”, “Karadeniz elden gidiyor gibi” şeyler söylersiniz… Aslında ikisini de kapsayan muhafazakar milliyetçi dil. Ama AKP’nin yaptığı onlara ekmek vermek oldu ve o dile biraz mesafe koymak.

 

Peki, bu dile karşı Karşılaşma’nın dili nereye oturuyor? Karşılaşma o anlamda bir panzehir mi? Bütünleştirici bir tutkal diyebilir miyiz?

1910’larda bir parantez açıldı bu ülkede, bu coğrafyada diyelim. Bu parantez gerçekten sadece bir etnik tabana oturan, çok kültürlülüğü bir tehlike olarak addeden bir bakışa sahipti.
Maalesef bu parantez iktidarı ele aldı ve koskocaman bir imparatorluğu çok büyük acılara mal olacak şekilde dağıttı. Bu süreçte de Karşılama’da da metin altında ilerleyen tarihsel olaylar var.

İttihatçılar yani?
Evet ittihatçılar… Ve bu parantez 1911–1913 arası açıldı, burada bir dil konuldu. Denildi ki artık bizim dilimiz budur. Muteber olan budur. Ve bu dil sahiplerinin de özellikleri ırk, kan, soy olarak da budur. Bu dil tabii ki bütün o farklılıkları, o zenginliği toptan bir şekilde reddeden bir politika üretti. Cumhuriyetin altın çağı dediğimiz Atatürk’ün ebedi şef kısmını şöyle bir atlarsak, tek parti döneminde aynen muhafaza edildi bu dil.

Atatürk’ü ayrı tutuyorsunuz…
Evet, Atatürk’ü ayrı tutmak gerektiğini düşünüyorum.

Atatürk ölene kadar ki dönemi ayrı tutuyorsunuz…
En azından orada bir farklılık görüyorum ve görmek istiyorum biraz da. Aslında onun da eleştirisine girmek mümkün ama orada daha yumuşak bir ton var.

Renkliliğe, çeşitliliğe bir müsamaha var.
Evet var. En azından Atatürk’ün ittihatçı ideolojiye karşı olduğunu, bundan tiksindiğini biliyoruz. Ama bazı mecburiyetlerden de bazı tavizler verildiğini de biliyoruz. Ama en azından Atatürk’ün kendisi hakkında müsterihiz. Ondan sonra işler değişiyor tabi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya duyulan sempatinin Türkiye’ye yansıması bu güne kadar kendini büyüten ve tabana da inen bir milliyetçi söylem, bir dil yarattı. Ve bu dil kullanıldıkça hem değişime uğradı hem de yerelleşti. Çünkü o yerel kendisine tepeden gönderilen dili tekrar tekrar üretti ve bölgesel farklılıklar bile yarattı. Bugün Çorum milliyetçiliği farklı, Trabzon milliyetçiliği farklı, Iğdır’ın milliyetçiliği farklıdır mesela. Dolayısıyla bu dil bizi sıkıştırdı. Cendereye girdik ve o elbiseye sığamadık bir türlü. Ve artık bugün bir çözüm üretemiyoruz. Ne insani, ne de sosyo-ekonomik bir çözüm üretebiliyoruz. Türkiye bu anlamda tıkandı.

Bu durumu tam olarak “tıkanmışlık” olarak adlandırabilir miyiz? Ve bu tıkanıklığı açmaya çalışan bir yeni anlayış var mı?
AKP bunu deniyor. AKP’nin projesini önemsiyorum. Büyük beklentilerim olmamakla birlikte 4,5 yıllık eski iktidarları döneminde yaptıklarının iyi niyetine inanıyorum. Bu tıkanmayı aşma yönünde demokrasi hassasiyetli bir tavır. AKP kurmayları bunu tespit ettiler.

Peki, Markar bunu Çöplük’te nasıl aştı?
Bizim gerçekten konuşacak çok zengin bir dilimiz var. Hepimizi kapsayacak hepimizi barındıracak bir dilimiz var. O dili tekrar hatırlamamız gerekiyor.

O dili tarif edebilir misiniz?
O dil aslında aksanlı bir dil. Gerçekten Anadolu’da yaşayan tüm halkların bir yerinde kendisini içinde gördüğü bir dil. Farklılıkları, farklılık lafını anlamsızlaştıracak kadar olağanlaştıran bir dil. Çünkü orada hepimiz varız. Çok kötü, çok yazık… Mesela bugün insanlar büyük kentlerin çok küçük semtleri dışında, hayatlarında Ermeni, Rum, Yahudi tanımadan, daha birçok halkları tanımadan, hatta yan yana yaşadıkları insanların kimliklerinin farkına varmadan yaşıyorlar. Kimlikler saklandığı için… Nedir, bize biçilmiş bir kimlik var ve bu kimlikle de biz kendimizi ifade edemiyoruz. Çünkü biz orada o kimliğe göre kendimizi uyarlamak zorundayız. Baskı var korkuyoruz. Ve orada da biz biz olmadığımız için, tüm üretim ve ifade kanallarımız tıkalı. Bu sanata da ekonomiye de yansıyor. Çünkü özgür düşünceyi engelliyor. İnsanın dili yoksa düşündüğünü de ifade edemez, ifade ettiği de maddeye dönüşmez, üretime dönüşmez.

Bu anlamda tekrardan bu kopuşu, bu ayrılığı gidermenin yolu, bu farklı insanların tekrar aynı düzlemde, anlaşabilecekleri bir dille karşılaşmaları. Şunu görüyorum ben insanlar konuşuyorlar ama birbirlerine anlamıyorlar.  Çünkü herkes kafalarındaki yüklü kelimelerle konuşuyor ve karşısındakinin ağzından çıkan kelimeleri de onlara öğretilmiş, içselleştirdikleri ideolojik anlamlarıyla anlıyorlar. Aslında konuşmuyorlar. İdeolojiyi birbirilerine tekrarlıyorlar. Yani o resmi ideolojiyi birbirlerine tekrarlıyorlar. Ve aslında bu bir iletişim olmuyor. Yani aslında onlar birer proje gibi davranıyorlar. İnsan gibi davranmıyorlar.

Dolayısıyla insan gibi davranmak için ben şuna önem veriyorum: Bir adım geri çekilmeye ve gerçekten duygularımızı keşfetmeye. Bu duygularda tekrar birbirimizi bulmaya. Orada aslında çok yakınız. Orada Ermeni ve Türk çok ayrı değil. İnsani olan her şey orada var. Bunlar evrensel duygular. Geri çekilip tekrardan başlama gerekliliğine,  o yüklerden kurtulup, o dilden şöyle bir çıkıp yeniden başlamaya, karşılaşmaya ihtiyacımız var. Çünkü ciddi yüklerimiz var. Ciddi acılarımız, sıkıntılarımız var. Konuşamadığımız, biriktirdiğimiz pek çok şey var. Bunlar bizi içten içe hasta ediyor. Ben aslında gerçekten Türkiye’de yaşayan tüm toplumların ciddi anlamda hasta olduğun düşünüyorum. Bizler hastayız. Çünkü sorunlarımızı konuşamıyoruz. Konuşamadığımız için de çözemiyoruz.

Ama bir umut var.
Kesinlikle…

Peki, Karşılaşma bu umudun romanı diyebilir miyiz? Yeniden barışmanın ve kavuşmanın…
Tabi aslında şöyle de algılanmasın. Türkiye’de bu karşılaşmalar, barışmalar, yüzleşmeler, kucaklaşmalar hiç olmuyor da biz bakın olsun diyoruz gibi anlaşılmasın.  En kötü dönemlerde bile varlığını sürdürdü bu temas. Yoksa toplum çöker. Bunlarda hep oldu, ama kendi içlerinde kapalı kaldı. İki kişi arasında, bir Türk ve Ermeni arasında. O anlamda bunun mümkün olduğunu göstermek istedim. Bizler gerçekten konuşabiliriz, sorunlarımızı da konuşabiliriz. Birbirimizin kalbilini kırma hakkımız var. Kalbimizin kırılmasını bazen göze alma olasılığımız da var. Bunların sonucunda dünya yıkılmıyor, tam tersine bu insani duygular bizi iyileştiriyor.

www.iyibilgi.com






Sizin isminiz

Alıcının e-posta adresi



Doğrulama işlemi
1 + 2 = 


Oku Yorum


  • evet umudumuz bitmeyecek 

    Geçen gün tesadüfen bu romanla karşılaştım. İnanılmaz geliyor şimdi. Severek takip ettiğim bir haber sitesi ve son dönemde okuduğum en güzel roman bir arada. İnanılmaz ve şaşırtıcı bir buluşma oldu benim için. Gerçekten Karşılaşma adlı roman son dönem türk edebiyatının şaikası olmaya aday bir eser. Mutlaka okumanızı tafisye ediyorum. Ayrıca bu zehirli dile karşı yazarın söylediği o aksanlı dil lafı ne kadarda bizi analatıyor. Tebrikler Markar Esayan ve iyibilgi.
    efe güney / 24 Eylül 2007 13:55




HAYY web



Künye | Manifesto | Sorumluluk | Reklam | Bize Ulaşın
tamamen özgür yazılım geliştirme araçlarıyla üretildi. Haber Sistemi

33.676 ms