Ana Sayfam Yap
 Sık Kullanılanlara Ekle

19 Kasım 2007
font boyutu küçülsün büyüsün



Yılmaz Özdil herşeyi anlattı


Medya dünyası kendisini çok önceden tanıyordu elbette. Star gazetesini 1 milyonun üzerine taşıyınca adeta efsane oldu. Sonra Sabah ve atv'li günler… Sabah'ın üçüncü sayfasında yazdığı yazılarıyla artık sadece medya dünyasının değil okurların da tanıdığı ve müptelası olduğu isim çıktı ortaya. İşte Özdil'in ağzından yaşadıkları...




Yılmaz Özdil herşeyi anlattı

Emin Çölaşan onun yüzünden mi kovuldu? Çölaşan hakkında ne düşünüyor? Fatih Altaylı Sabah'ta yazısını nasıl sansürledi? Yılmaz Özdil herşeyi ama herşeyi anlattı.

TMSF'nin elindeki Sabah'ta seçimlerden bir gün öncesine kadar yazılarına devam etti. İstifasından sonra 'nereye gidecek ne yapacak' diye merak edilirken AKP'nin yüzde 47 oy aldığı seçimlerin ardından Hürriyet'te yazmaya başladı. Ancak tam da o günlerde Emin Çölaşan'ın işine son verildi. Ve yine en çok tartışılan isim oldu. Çölaşan'ın 'halefi' olduğu konuşuldu. Hakkında konuşulanları, bilinenleri yazmayı değil; bu kez onun anlattıklarını sizlere sunacağız.
 
Hürriyet'in 'Büyük yazar bizde' sürmanşetiyle okurlarına takdim ettiği Yılmaz Özdil konuştu.

İşte Yılmaz Özdil'in Superpoligon'a yaptığı açıklama:
 
SP- Direkt olarak herkesin merak ettiği konulardan başlayalım istiyoruz. İlk Sabah ve ATV...

Y.Ö.-Sabah'ta bir yöneticiliğim olmadı, sadece yazı yazdım. Yazı yazmayı da ben istemedim.
 
İskender Baydar spor müdürüyken, illa benden spor yazısı yazmamı istiyordu. Star'dayken de Meriç Tunca... Sabah'ta İskender'in hatırına yazdım. Turgay Ciner daha sonra günlük köşe yazısı yazmamı talep etti. 'Patrondur' ben de kabul ettim. Yani, yazı yazmayı da kendim istemedim, planlamadım bu konuda da bir çabam olmadı. Sabah'taki maceram sadece yazıydı.

SP- Yılmaz Özdil çok tanınan ve konuşulan bir isim... Bu noktaya geleceğinizi biliyor muydunuz?

Y.Ö.-Bunu bilebilmemiz aslında mümkün değil. Çünkü benim özel bir davranış biçimim yok. Ben kendi tercihlerimi ortaya koyarım, insanlar bunu beğenir ya da beğenmez. Beğendiklerini görüyorum ama insanlar bunu beğenmeyebilirlerdi de… O zaman da bu macera bitebilirdi. Şu an devam ettiğine göre bence başarılı olmuş. Ama insanlar şunu beğenir ya da bunu beğenir gibi bir yaklaşımım hiçbir zaman olmadı. Ben kendi tercihimi koyarım. Aynı şekilde ATV Haber'de de böyleydi, alışılmış bir takım klişeler vardı. Ben bunu reddettim ve kendi tercihimi ortaya koydum.

SP- Bu tamamen bir hissiyat mı? 'Tercihim' derken mesleki birikiminiz var, tamam da bir araştırma yaptınız mı? Yoksa dünyayı takip ederek tersten bir şey yapsak mı diye düşündünüz?

Y.Ö.-Şimdi mevcut doğruların aksine davranmak da bir davranış biçimi. Yani herkesin 'güzel' dediği bir şeye 'çirkin' demek… Ya da herkesin beğenmediği bir filmi çok beğeniyormuş gibi görünmek. Bu değil benim anlatmaya çalıştığım. Tabi ki meslekte bir takım kazanımlarımız var. Hem dünyayı hem ülkemizi takip ediyoruz. Yanlış yapıldığını düşündüğüm şeyler görüyoruz. Eline fırsat geçtiğinde kendi doğrunu yapıyorsun. Bu tutuyor ya da tutmuyor, benimkiler tuttu. ATV Haber'deki yaklaşımımda tamamen buydu özetlemek gerekirse. Bir takım klişeler var. Neydi o klişeler? 24 saat içinde yaşanan bütün gelişmelerden belirli süreler dâhilinde küçük küçük bir takım haberler vermek. Bunu rahmetli Ufuk Güldemir uygulardı… Reha Muhtar'ın yaptığı TRT'yi reddeden bir klişe haline dönüşmüş. Çünkü herkes onları taklit ediyordu çokta başarılı olmuş bir habercilik anlayışıydı bu. Reha Muhtar bu gün hala rakipsizdir bence bu alanda. Aynı şekilde Ufuk Güldemir çok başarılıydı. Ama burada zaman değişti. Ben ATV Haber'e geldiğimde onların başlangıç döneminde olmayan şartlar oluşmuştu. Nedir haber kanalları yani CNN Türk, Kanal Türk, NTV, Haber Türk, SKY Türk gibi haber kanalları oluşmuştu. Hatta Ufuk Güldemir'indi bir tanesi.
 
Şimdi habere meraklı insanlar, üstüne bir de internet teknolojisi geldi, biraz habere meraklıysanız o gün ne oldu bitti öğreniyorsunuz. 24 Saat bakkallarda, kuaförlerde dahi televizyon açık insanlar dolar kurunun ne olduğundan o an şehit verilip verilmediğine, siyasi olaylardan diplomasiye kadar her şeyi takip etme imkanları var.

Ondan sonra akşam saat 7 oluyor, siz oturuyorsunuz insanların bildiği bir şeyi küçük küçük lokmalar halinde onlara yedirmeye çalışıyorsunuz. Bu yanlış bir şey. Ben ATV Haber'de arkadaşlarımla birlikte önemli olduğuna inandığımız bir olayı cımbızlayıp onu bütün detayları ile vermeyi tercih ettik. Bu da çok başarılı oldu. Dolayısıyla 5 kanalın toplam yaptığı reyting bir ATV etmiyordu. Bizim yaptığımız işin doğru olduğu ortaya çıktı.

SP – Hangisi keyif verdi size, gazetecilik mi televizyonculuk mu?

YÖ – Valla ikisini de söyleyebilirim. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim, gazeteciler televizyonculuk yapar. Bunu gördüm. Ama televizyoncular gazetecilik yapamaz bu da kesindir.

TMSF DÖNEMİ - SABAH'TAN NİÇİN AYRILDI?
 
SP – TMSF dönemindeki Sabah'a dönecek olursak ayrılmaya ne zaman karar verdiniz?

YÖ – Doğrusunu isterseniz ayrılmaya TMSF el koyduktan kısa bir süre sonra karar verdim. Artık TMSF kontrolüne geçtiği ve satılacağı netleşmişti. Dolayısıyla TMSF el koyduktan kısa bir süre sonra ayrılmaya karar vermiştim. Neden derseniz? Turgay Ciner'den çıkacak ya da bir başkasına gidecek diye değil. Bu süreç nereden baksanız 1.5 – 2 senelik sıkıntılı dönem olacaktı. Nitekim bunu da görüyoruz. Mutlu olduklarını düşünmüyorum. Bunun adının tekrar konulması, ihalenin yapılması, kim olacağı önemli değil ama yeni bir patrona geçmesi… tekrar taşların yerine oturması vs… insanların kırıldığı birbirlerini sırtından hançerlediği günler o günler.

Arkadaşlarını tanımadığını anladığın, insanların bir zam alabilmek, bir maaş alabilmek ya da bir koltuğu ele geçirebilmek için katakulliler çevirdiği dönemler olacaktı. Ben bunun dışında kalmak istediğim için Sabah'tan ayrılmaya karar verdim. Bunu tabi yazdığımız yazılar ve siyasi konjoktür de etkiledi. Ama siyasi tarafı işin bir detayıydı. Benim Sabah'tan asıl ayrılma sebebim bu hadiseleri yaşayacağımızı öngörmemiz ve bunun 1.5-2 sene süreceğini tahmin etmemdir.

SP- Kısa da olsa TMSF ile çalıştınız. Yazılarınıza sansür oldu mu?

YAZILARINA 2 KEZ SANSÜR

YÖ- Yok. Yazı yazdığım dönemde önce Ergun Babahan vardı. Sonra Fatih Altaylı… TMSF el koyduğunda Fatih Altaylı genel yayın yönetmeniydi. Benim yazılarıma 2 kere müdahale oldu. Bir tanesinde beni TMSF'nin atadığı medya grup başkanı Yavuz Onursal telefonla aradı. Ertesi gün çıkacak olan yazım medya sahipliği ile alakalıydı. TMSF avukatlarının bu yazıda hukuki sorun olduğunu belirlediğini anlattı. Neticede ben katılmıyorum ama avukatlara da hukuk öğretecek halimiz yok. Ben o gün yazıyı çıkardım. Saat 12 falandı gece. Dolayısıyla ben yazıyı çıkardım ama o saatte oturup yeni bir yazı yazamadım. Dolayısıyla Pazar günü yazı çıkmadı. Pazartesi izin günümdü. Salı günü de normal yazımı yazdım. Bunun dışında TMSF'nin bana bir müdahalesi olmadı. Bir kere TMSF avukatı aradı o da yazdığım yazıdaki bir konuyu 'acaba burada bir sorun olabilir mi' diye danışma şeklinde bir görüşme oldu. Ben avukatı ikna ettim o da ikna oldu. Yani bu konuşma TMSF vasıtasıyla değil avukatla aramızda oldu.

SP – Çeşitli iddialar var. Sansürlenen yazınızdan sonra Fatih Altaylı, Umur Talu, Mehmet Barlas gibi isimler buna tepki olarak yazmama kararı almışlar. Size gelmişler, siz de 'Karışmayın kardeşim, kimseyle toplu hareket etmiyorum' demişsiniz. Ogün gazetede yazı işlerindeki önemli isimler, yazarlar bir toplantı yapıp sizin yanınızda olacaklarını, tavır koyacaklarını söylüyorlar ve sizin buna katılmadığınızı iddia ediyor Fatih Altaylı!

İSPATLANSIN, MESLEĞİ BIRAKIRIM

YÖ – Kesinlikle… O günden bugüne şu ana kadar Sabah gazetesinden ne genel yayın yönetmeni ne yazı işleri müdürü  ne bir yazarı ne bir muhabiri…. Şu ana kadar bir kişi dahi 'senin yazın ne oldu arkadaş' demedi, sormadı. Normalde Pazar günü yazımın çıkması lazımdı, çıkmadı. Fatih Altaylı'dan muhabirlere kadar hiç kimse bana 'Ne oldu senin yazın' diye sormadı. Ertesi günü pazartesi de dahil olmak üzere ne bir telefonla ne de yanıma gelerek kimse 'ne oldu arkadaş senin yazına' demedi. Benim hiç kimseyle görüşmem olmadı. Daha sonra internet sitelerinden bu tür görüşmeler olduğunu okudum. Onu da ne zaman gördüm Çarşamba ya da Perşembe günü… Bunu nasıl teyit edersiniz? Kendilerine haksızlık etmek istemem ama isimleri karıştığı için özür dilerim; Mehmet Barlas ve Umur Talu… Açılıp sorulsun.
 
Eğer ki ben onlara 'Siz ne yapıyorsunuz arkadaş ben yazımı yazarım'  dediysem… Ya da onlar bana gelip 'Yılmaz ne oldu? Biz senin için tavır alacağız' dedilerse ben yarın mesleği bırakacağım. Buyursunlar canlı şahitler burada…

Ha Mehmet abiye ya da Umur abiye Fatih Altaylı ya da başkası bir şey dediyse onu da bilemem. Ama ne o gün ne ertesi gün ne de sizinle konuştuğum şu ana kadar. Adı geçen ya da geçmeyen hiç kimseyle bununla ilgili bir diyaloğum olmadı. Soran olmadı.
 
SP- Peki nedir bunun arkasındaki size göre, amaç sizi zayıflatmak mı?

YÖ- Beni zayıflatmaları söz konusu değil. Çünkü benim o gazetede zaten köşe yazmaktan başka hiçbir dahlim ya da planım yoktu. Benimle ilgili böyle hayali şeyler uydurulmasını anlamak mümkün değil. Ama şunu söyleyebilirim; ben zaten gördüğüm yanlışlıkları yazan bir insanım. Ha bu ülkede güzel şeyler olmuyor mu? Ben daha çok eleştirel yazıyorum. Çünkü güzel şeyleri gazeteler zaten yazıyor. Bunları yazan köşe yazarı da var. Biraz yanlışlıkları yazan 3-5 kişinin olmasında fayda var. TMSF el koyduktan sonra benim yazılarımda herhangi bir değişiklik olmadı. Çünkü bana TMSF 'Seninle çalışmak istemiyoruz diyebilir ve ayrılırdık. İlk defa ayrılmadık ki… Bu olabilirdi. Ama böyle bir diyalog da olmadı.

SİZ NE BİÇİM GAZETECİSİNİZ

TMSF el koymadan önce özellikle iktidar lehine yazı yazan insanlar var. Buna Fatih Altaylı da dahil. TMSF el koyduktan sonra bu yazarların hala hükümet lehine yazılar yazabilmesi doğal olarak onları bir sıkıntıya soktu. Ben ve benim gibi yazanların dışındakilere, insanların bir bölümü onlara 'siz ne biçim gazetecisiniz' diye tepki gösterdiler. Bu tür yazarlar sıkıntıya düştüler. Dolayısıyla benim yazımın gazeteye konmamasını sanki hükümete karşı bir tavır gösteriyorlarmış gibi bir havaya sokmuş olabilirler. Bunu tamamen tahminim olarak söylüyorum. Yoksa insan durup dururken böyle hayali bir şey yaratır mı? Ben söylüyorum tekrar, benim kanıtım ortada. İsimleri karıştığı için gerçekten kendilerinden özür dilerim ama onlara gitsinler sorsunlar.

"FATİH ALTAYLI SANSÜR UYGULADI"
 
SP- Fatih Altaylı tarafından yapıldığı iddia edilen ikinci sansür… Ne zaman adam oluruz köşesine atıfta bulunmuştunuz.
 
YÖ – 'Ne zaman adam oluruz'a karşılık 'çok geç' yazdım. Genel yayın yönetmenim olan ya da gazeteyi temsil görevinde bulunan bir kişiye çalıştığım kurumda muhalefet etmek istemem. Bunu da zaten bugüne kadar yapmamıştım. Ama o yazının yayınlanmasından bir iki gün önceki sabah gazetesinde Altaylı köşesinde bir yazı yazdı. O yazıda, hatırlarsanız ben atv de program da yapıyordum. Atv'deki programda TMSF'nin buraya el koymasının hukuki gerekçelerinin olabileceğini ama mahkeme tarafından işin adı konulana kadar o gazetenin yöneticilerinin patronların arkasına dolanmasının ayıp  olduğunu, TMSF ile bir takım pazarlıklar içine girilmesinin terbiyesizlik olduğunu söyledim. Sonra benim yazımı sansürlenmesinden bir iki gün önce Fatih Altaylı köşesinde bir yazı yazıyor…
 
Dedi ki 'Biz bu gemiyi yüzdürmeye çalışıyoruz. Yılmaz Özdil, bu gazetenin ambarlarına dinamit koymaya çalışıyor' gibi bir şeyler yazdı. Halbuki o güne kadar benim aleyhimde mesela Hıncal Uluç'un da eleştirileri oldu atv'de yaptığımız işlerle alakalı. Ama meslekiydi onlar. Katılırım katılmam ayrı… Başka gazetelerdeki köşe yazarları ismimi vererek mesleki eleştiriler yaptılar bana. Bunlara itirazım olmadı. Elimde imkan varken karşı yazı da yazmadım bu insanlara. Ama benim ismimi açık açık yazan bir genel yayın yönetmeni olunca ben de tek satır… 'ne zaman adam oluruz? Çok geç' diye yazdım. Yaptığım sadece buydu. Ona tahammül edemedi. Onun dışında Sabah'ta sansür ya da yazımın değişmesi söz konusu olmadı.
 
SP- TMSF döneminde genel yayın yönetmenliği teklifi aldınız mı?

YÖ – Hayır. Genel yayın yönetmenliğini bırak, TMSF yönetimiyle bir araya gelmişliğimiz bile olmadı. Ne benim ne de onların talebiyle… Yavuz Onursal'ı İzmir'den tanıdığım için merhabamız vardır. Onun dışında gazeteye dair bir görüşmemiz konuşmamız olmadı. TMSF bize atadığı yönetim kurulu başkanı ismini de hatırlamıyorum –Mehmet Akif Yaşin? –galiba… merhabamız dışında bir diyaloğumuz asla olmadı.

SP- Şu anda Sabah TMSF elinde… Ciner grubundaki Sabah ile TMSF elindeki Sabah'ı nasıl değerlendiriyorsunuz?

YÖ – Bir fark görmüyorum. Aynı görüyorum. Sabah daha önceden de yani TMSF el koymadan önce de… özellikle siyasi iktidarı rahatsız etmeyecek bir yayın çizgisi izliyordu. Şu anda da öyle.

SP – Hürriyet'in muhalefet yaptığını düşünüyor musunuz?

YÖ – Muhalefet kelimesi çok doğru bir kelime değil. Ama Hürriyet'i diğer gazetelerle kıyasladığımızda (Cumhuriyet ya da vs gibi bir iki tavırlı gazete dışındaki) popüler gazeteleri ele aldığımızda Hürriyet'in gördüklerini daha fazla yazan bir gazete olduğunu düşünüyorum. Çünkü, Hürriyet seçimlerden önce de bir önceki seçimlerden önce de bu seçimlerden sonra da daha önceki iktidarlar döneminde de her zaman bünyesinde siyasi iktidarla görüşleri tutmayan sert eleştiriler yazan yazarları barındırıyordu hala da barındırıyor. Yani bunun aksini herhalde kimse söyleyemez.

VE EMİN ÇÖLAŞAN OLAYI
 
SP – Emin Çölaşan olayı… 'Büyük yazar' sloganıyla Hürriyet'e gittiniz. Aynı dönemde de Çölaşan ayrıldı. Doğan grubunun bunu bir plan çerçevesinde yaptığı konuşuldu. Yani Emin Çölaşan'dan doğacak tepkiyi azaltmak ya da yine keskin bir muhalif yazarı kadrosunda bulunduruyor olmak için böyle bir harekete giriştiği konuşuldu. Bunlar sizi rahatsız ediyor mu?

YÖ-  Böyle bir papağan efekti yaratmaya gayret ediyorlar, özellikle papağanları inandırmak için. Ama burada unuttukları bir iki detay var. Birincisi bu gazetede var olan, kendisini 8 milyon kere kanıtlamış çok değerli yazarlar var. Yazdıklarının içeriğine bakarsak hem AKP dönemi hem MHP-DSP-ANAP dönemi ondan önceki DYP dönemlerine baktığınızda en az Emin Çölaşan kadar sert ve doğru yazılar yazan yazarlar barındırıyor Hürriyet… Dolayısıyla Emin Çölaşan'ı savunayım derken bu gazetenin yazarlarına çok ciddi haksızlık edilmiş olur. Bu gazetenin sembol olmuş isimleri var. Bekir Coşkun'dan Yalçın Doğan'a kadar, Mehmet Yılmaz'a kadar… yani bu yazarları.. İşte Ege Cansen.. yani bu yazarları sanki doğru bildiklerini hiç yazmıyorlarmış gibi bir hava yaratmak bir ahlaksızlık. İkincisi 'yılmaz Özdil geldi bir boşluk dolduruldu, doldurulmaya çalışıldı' deniyor… keşke böyle bir gücüm olsa. Büyük yazar diye Hürriyet beni sundu. Kendilerine çok teşekkür ederim gerçekten. Beni onore etmek için yapılmıştı. Ama çok yazarın da benden nefret etmesi için bir vesile oldu. Çünkü bir insana iyi ya da başarılı demen, o insana saldırılması için yeterli sebep.

İSTİFA TARİHİ SEÇİME ENDEKSLİYDİ
 
Fatih Altaylı ve Emin Çölaşan hadisesine bakacak olursan, Hürriyet'ten her kovulan Yılmaz Özdil'e saldıracak olursa bizim işimiz var. En önemlisi burada unutulan o zamanlamada unutulan bir detay var. Yani ben bunu kendimi savunmak manasında söylemiyorum. Ama seçim 22 Temmuz'daydı. Ben 21 Temmuz'da istifa ettim. Seçim 4 Kasım'da olsaydı ben 3 Kasım'da istifa ederdim. Yani eğer erken seçim olmasaydı Kasım'da olsaydı ben geçen haftaya kadar Sabah gazetesinde yazmaya devam edecektim. Bu detayın unutulması çok komik bir şey. Üstelik ben buraya Sabah gazetesinden transfer olmadım. Ya da Sabah'tan kovulmadım.  Sabah'ta çalışırken bir angajmana girmedim. Ben istifa ettim. Bugün bana küfreden ya da hakaret etmeye çalışan pek çok gazete ve televizyondan iş teklifi aldım, Hürriyet'in teklifi cazip geldiği ve amiral gemisi olduğu için buraya geldim. Bana ben Hürriyet'te başlamadan önce iş teklif eden bazı insanlar oturup köşelerinde ya da gazetelerinde bana hakaret ettiler. Bunlar tabi çok komik. Ama bunu gerçekten unutuyorlar. Seçimin 22 Temmuz'da olması ya da sabah gazetesine TMSF'nin el koyması benim suçum değil. Ben Hürriyet'te çalışmaktan çok mutluyum ve çok onur duyuyorum. Buradaki yaklaşım da öyle. Beni kucakladılar.

Üstelik Emin Çölaşan hadisesinde iki taraf var. Biri Emin Çölaşan diğeri Ertuğrul Özkök. Eee arkadaş bunun bir tanesi neden ayrıldığın yazdı kitaplaştırdı. Uzun süreli bir sıkıntı olduğu çok açık görülüyor. Yıllara dayanan bir sıkıntı olduğu çok açık. Öte yanda Ertuğrul Özkök köşesinde yazdı. Onun anlattıkları ile kitapta yazanlar arasında hiçbir çelişki yok. Çünkü yıllara dayanan siyasetten bağımsız bir sıkıntı olduğu son derece açık. Bunda şimdi Yılmaz Özdil'i de araya sıkıştırmaya çalışıyorsan Yılmaz Özdil'i sevmiyorsun. O zaman da benim yapacağım bir şey yok. Ama Sabah'a TMSF el koymasaydı erken seçim olmasaydı bu Yılmaz Özdil'in suçu mu?

SP – Toplumun size yüklediği Emin Çölaşan misyonu sizi rahatsız ediyor mu? Bu misyonu kabul ediyor musunuz?

YÖ -Asla kabul etmiyorum. Ben birine benzemeye çalışarak ya da birini taklit ederek yazı yazan biri değilim. Yıllardır yaptığım gazeteler de ortada. Ama bu hayatın bir gerçeği bir anlamda kaderimiz. Bunu şöyle örneklendirebilirim… Mesela en etkin çalıştığımız yerlerden biri Star gazetesiydi. Star'da fatih çekirge ve arkadaşlarımla beraber çalışırken tirajımızın en yüksek ve etkin olduğumuz dönemde DSP-MHP-ANAP iktidarı vardı. Ve biz ekonomik saçmalıklardan deprem bölgesinde yapılan yolsuzluklara kadar gördüğümüz bütün doğruları manşet de yaptık yazı da yazdık. O dönem DSP'liler MHP'liler nefret ediyordu. Şu dönemde AKP'de olan o dönem Fazilet'te olanlar tebrik ve teşekkür telefonları açıp faksları gönderirlerdi. O fakslar hala bende duruyor. Ama sonra iktidar değişti sen yine doğruları yazmaya devam ediyorsun. Bu sefer CHP ve MHP DSP seni tebrik ediyor,  AKP'liler kızıyor. Fakslar aynı altındaki imzalar farklı… Bu doğru bildiğin yazan gazetecilerin yaşadığı bir durum. Sadece bana ait değil. Kendime özel bir misyon dünyaları değiştirecek biri olarak görmüyorum.
 
Ve yazarların da aslında bu tadar önemli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Türkiye'de bana göre kaldırabileceğinden fazla.. yani reklam potansiyelinin ve okur kitlesinin taşıyabileceğinden fazla gazete ve televizyon var dolayısıyla belki ofisboy bile, muhabir bile olmaması gereken insanlar şimdi köşe yazıyorlar. Dolayısıyla toplumdaki algılamada bir insanın fotoğraflı bir köşesi varsa ., değerli bir gazeteci olarak görülüyor. Halbuki bana göre gazetelere katkısına ya da toplunu ona bakışına baktığımızda 'yazar' tabir ettiğimiz insanların çoğu 'değersiz önemliler'dir. Önemlidirler ama değersizdirler. Bunu isimlendirmek haddime değil. Ama kimlerin değerli kimlerin sadece önemli olduğu ortada.

SP – Siz kimleri değerli görüyorsunuz?

YÖ – Bir isim vermek istemem. İsim eyyamcılık ihtiyacından değil . İsim unutabilirim diye. Çünkü ben gazeteciyim. Köşe yazmadan önce de günlük gazeteleri okuyarak güne başlarım. Piyasaya çıkan bütün gazeteleri içinde bilgi olabilecek ya da yorum olabilecek köşe yazarlarını mutlaka okurum. Dolayısıyla fikirlerine katılmasam bile tabii ki çok beğendiğim çok takdir ettiğim gazeteciler var.

SP – Gazeteleri elinize aldığınızda okuduğunuz ilk üç yazar kim?

YÖ- Böyle bir sıralamam yok…

"EMİN ÇÖLAŞAN KİTAP YAZARAK YANLIŞ YAPTI"
 
SP- Emin Çölaşan konusuna dönersek. Gazetecilik ve yazdığı yazılar anlamında Emin Çölaşan'ı nasıl buluyorsunuz. Kitabını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YÖ- Emin ağabey ile bir polemiğe girmek istemem. Köşe yazılarının bir bölümünü çok beğenirdim bir bölümünü de beğenmezdim. Bunları bir tartıya koyacaksak eğer tabii ki beğendiklerim daha ağır basar. Ama bir gazetecinin veya bir bankacının veya bir doktorun veya bir askerin çalıştığı süre içinde bir takım şeyleri kaydetmesini doğru ya da yanlış bunu kitaplaştırmasın yani içerik olarak doğru ya da yanlış, bunu kitaplaştırmasını ben doğru bulmuyorum. Neden? Çünkü çalıştığımız hiçbir kurumda kafamıza silah dayanılarak çalıştırılmıyoruz. Öyle değil mi? İstersen çalışırsın. İstemezsen çalışmazsın. Yani bizler gazeteciler ailesi sokakta kalmış bu yüzden ev sahibinin vicdanına sığınmış kiracılar değiliz. İstersen çalışırsın istemezsen çalışmazsın. İstifa etmek ya da kovulmak bizim işimizin gerçeği. Gazete ve televizyon patronları, bir gazeteci düşündüğünü yazma özgürlüğüne sahip olduğu kadar; bir işverenin de istediği insanı çalıştırma ya da çalıştırmama özgürlüğüne sahip olduğunu düşünüyorum. Yazına eğer müdahale edildiyse ve sen bundan rahatsız olduysan istifa edersin. Kimse de sana niye istifa ettin, demez. Ama o halde bile olsa, 'ben orada şunları yaşamıştım' diye not almayı kitap yazmayı doğru bulmam. Neden bulmam? Çünkü başta söylediğim gibi kimseyi hiçbir yerde mecburen çalıştırmıyorlar.
SP- Biraz da yazarların ve patronların, işçi-işveren ilişkisinden çok duygusal bağımlılığın zaman zaman çok içi içe geçmesinden mi kaynaklanıyor?

YÖ – Olabilir. Patronlar farklı bir ırktır çalışanlar farklı bir ırktır. Sen çalıştığında eğer köşe yazıyorsan sadece kendi köşenden sorumlu olduğunu düşünürsün. Ama aslında öyle değildir. Müessesende 5 bin kişi çalışıyorsa 5 bin kişiye yarar ya ad zarar veriyorsun demektir.

SP- Hürriyet'e nasıl geçtiniz. Transfer teklifini kim yaptı? Aydın Doğan mı Ertuğrul Özkök mü aradı? Nasıl oldu?

YÖ- Tabii şimdi neler oldu neler bitti bunu söylemem mümkün değil. Ama benim daha önce de Hürriyet'le bir takım görüşmelerim oldu. Daha önce de gelebilirdim Hürriyet'e. Hatta köşe yazmadan önceki dönemlerde de gelebilirdim. İşsiz olduğum dönemler oldu. Çalışırken de işsizken de bir takım talepler vardı. Ama Sabah'tan ayrıldıktan sonra Ertuğrul Bey aradı, öyle başladım.

 






Sizin isminiz

Alıcının e-posta adresi



Doğrulama işlemi
1 + 1 = 




HAYY web



Künye | Manifesto | Sorumluluk | Reklam | Bize Ulaşın
tamamen özgür yazılım geliştirme araçlarıyla üretildi. Haber Sistemi

29.305 ms