Ana Sayfam Yap
 Sık Kullanılanlara Ekle

Hükümetin dış politikasını başarılı buluyor musunuz?

  • Evet, başarılı.
  • Hayır, başarısız.
  • Bu konuda bir fikrim yok

Eposta adresinizi verin, iyibilgi'nin özel haberleri posta kutunuza düşsün.





27 Kasım 2011
font boyutu küçülsün büyüsün



Yalanlarla savaşan profesörler


Kolesterol diye bir hastalık yoktur!




Yalanlarla savaşan profesörler Kardiyolog Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay, Karatay Diyeti, çocuk hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Ahmet Aydın ezber bozacak tavsiyelerde bulundular.

Kardiyolog Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay, Karatay Diyeti, çocuk hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Ahmet Aydın ise Taş Devri Diyeti adlı kitaplarıyla en çok satanlar listesinden inmiyor. Ezberbozan iki profesörle bir kebapçıda buluştuk, hem yedik hem konuştuk.

Karatay Diyeti için lütfen buraya tıklayın

Taş Devri Diyeti için lütfen buraya tıklayın

 
Bütün sağlıklı yağlar vücuda girmeli. Köy tereyağı, zeytinyağı ve omega-3. Kuyruk yağı ve iç yağ da çok faydalı.  
 
Yazdığınız kitaplarla ve konuşmalarınızla beslenme konusunda bilinen pek çok doğrunun yanlış olduğunu söylüyorsunuz. Ne gibi tepkiler aldınız?
 
Ahmet Aydın: Başlangıçta bazı kişiler ‘Dedelerimiz de böyle besleniyordu’ diyordu. ‘İsterseniz 24 tane yumurta yiyin, kolesterolünüz artıp da kalp hastası olmazsınız’ dediğimde ise ‘Bu adam neler söylüyor, böyle şey olur mu?’ diye tepki verdiler. Bana ‘mahallenin delisi’ demeye başladılar. Kendime bir internet sitesi kurdum, günde 100-200 kişi ziyaret ediyordu. Sonra ziyaretçi sayısı arttı. Kitabımda depresyondan astıma kalburüstü hastalıkların beslenmeyle ilgili olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Hepsinin ortak noktası da tedavisi de beslenme. Hipokrat da ‘Besinler ilacınızdır’ diyor.
 
Canan Efendigil Karatay: Olumsuz tepki görmedim. Zaten kitapta yazdıklarımı öğrencilerime ve hastalarıma anlatıyorum. Bizim hastanede haftada bir gün toplantı yapılır. Oraya ilk katıldığımda asansörden iner inmez ağır bir yağ kokusuyla karşılaştım. Fırından yeni çıkmış poğaçalar filan vardı. Onları kaldırtıp yerine haşlanmış yumurta, beyaz peynir, domates, salatalık, zeytin konulmasını istedim. Önce bana söylendiler, sonra gelip ‘Hocam kendimize geldik, kafamız işlemeye başladı’ dediler. Şimdi bana teşekkür ediyorlar. Bir de onlara yumurta pişirmeyi öğrettim. Yumurta fazla kaynadığında tehlikeli, sarısının kıvamı kayısı gibi olmalı. Tabii yumurta da hür dolaşan tavuğun yumurtası olmalı...
 
Nereden bulacağız hür tavuğun yumurtasını?
 
C.E.K.: Arayınca bulunuyor. Mesela bana Kadıköy’de getiriyorlar. Satın alıp çevremdekilere de dağıtıyorum.
 
A.A.: İstanbul’un çevresinde organik meyve-sebze üretenler oluşmaya başladı. İnternetten bile satış yapılıyor.
 
Tutkunun sebebi morfin
 
Karatay Diyeti kitabını okuduktan sonra ekmek yediğimde kendimi suçlu hissediyorum.
 
C.E.K.: ‘Yemeseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz’ diyorum. Çünkü ekmek boş ve toksik kalori içerir. İstatistiklere göre Türkiye’de 2008’de kişi başına 200 kilo ekmek tüketilmiş. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar ekmek yenmez. Örneğin Suudi Arabistan, Çin ve Rusya gibi ülkelerde ekmek yoktur.
 
Ne kadar yiyelim peki?
 
C.E.K.: Sağlıklı beslenmek ve kilo vermek istiyorsanız, ben kahvaltıda bile ekmek vermiyorum.
 
A.A.: Hangi ekmeğin her şeyi sağlıklı? Kuru mayayla mı yaş mayayla mı yapılıyor? Hangi buğday kullanılıyor? Eski buğdaylarımız kalmadı. Çölyak hastalığı, glutene karşı bir intolerans var. Gluten, iyi parçalanmadığı için ortaya çıkıyor. Parçalanmadığında morfin etkisi gösterir. Ekmeğe düşkünlüğün temel nedenlerinin başında küçük çaplı morfin zehirlenmesi geliyor.
 
Nasıl ekmek yenilmeli? Siz ekmek yiyor musunuz?
 
A.A.: Kahvaltıda sırf tereyağı için bir dilim yiyorum. İstanbul Halk Ekmek’in çavdarlı ve tam buğday ekmeğini tercih ediyorum.
 
C.E.K.: Maya kuruysa işlenmiştir. İşlenmiş her gıdanın içinde trans yağlar ve bir sürü katkı maddesi oluşuyor. Un, vücutta su tutar. Eskiden denildiği gibi üç beyazdan uzak durulmalı: Rafine edilmiş un, şeker ve tuz. Bizim eve senelerden beri ekmek, un ve şeker girmez. Bunlara para  vermem.
 
Şeker almıyorum
 
Misafiriniz geldiğinde ne yapıyorsunuz?
 
C.E.K.: Evde şekerin olmadığını söylüyorum. Şekersiz içemezlerse fincanımla karşı komşuya gider, biraz isterim. Onlar da bilirler ki yine misafirim gelmiş.
 
Komşunuza şeker karşılığında ne veriyorsunuz?
 
C.E.K.: Genelde kendi kabımla gidiyorum (gülüyor). Köy yumurtası, tereyağı veriyorum.
 
İkiniz de sık beslenmeyi önermiyorsunuz. Neden?
 
C.E.K.: İbn-i Sina ‘Günde iki öğün yiyeceksiniz, üçüncü öğün hastalıktır’ diyor. Bir de leptin hormonundan bahsetmek istiyorum. 1994’te ayılarda keşfedildi. Ayılar kış uykusuna yatarken müthiş yağlıdır. Ayıların metabolizması çok enteresan, hamileliklerini kış uykusunda geçirir, doğum yapar, bebeklerini emzirirler. Nisanda karlar eriyip inlerinden çıktıklarında bir deri bir kemik kalmışlardır. Bilim adamları bunu araştırmış. Leptin hormonunun tüm hormonları idare ettiğini ortaya çıkarmışlar. Daha sonra yapılan araştırmalarda insanlarda da leptin tespit edilmiş. İnsanlarda yemek yedikten dört saat sonra salgılanıyor. Leptin, yağların metabolik olarak yanmasını sağlıyor, yani yağları ara öğün olarak kullanıyor. Gündüz yemek yedikten ortalama dört-beş saat sonra, gece ise en üst düzeyde ve 02.00-05.00 arasında salgılanıyor. Onun için akşam 20.00’den sonra bir şey yememelisiniz. Bu hormonun salgılanmasına izin verirsek sağlığımıza kavuşuruz ve kilolar gider.
 
A.A.: Leptin, zayıflatan hormon. Güzel uyku zayıflatır. Saat 22.00’yi 23.00’ü geçirmeden uyumak lazım...
 
İkiniz de süt konusunda hemfikirsiniz. Süt yerine süt ürünlerini neden öneriyorsunuz?
 
A.A.: Süt eskiden önce sağılır, sütçüler bunu dağıtır, insanlar o sütü alır mayalar ve yoğurt yaparlardı. Ölü olan sütü canlandırıyorsunuz, probiyotikler ortaya çıkıyor. Probiyotikler faydalı mikroplar. Bunlar bağışıklık sistemini güçlendirir. Bir de bağırsakta pek çok vitamin meydana geliyor. Süt yerine yoğurt, beyaz peynir yenmeli.Eğer yoğurt ekşiyorsa korkmayın, öteki mikropların üremesini engeller.
 
Bir de light ürünler var.
 
A.A.: Bir şeyin üzerinde diyet ya da light yazıyorsa kesin sağlığa zararlıdır. ‘Yağ şişmanlık yapıyor’ deniyor o yağı bize ayrıca satıyorlar. Ben tereyağı yiyorum, onu bana satıyor. En değersiz kısmını ise light diye size... Mesela diyorlar ki süt kemikleri korur. Çinliler, Japonlar süt içmezler ama kemikleri en sağlıklı toplum onlar. Diyorlar ki içindeki kalsiyum yüksek. Bu arada fosforu da yüksek olduğu için kalsiyum iyi emilmiyor. Buna karşılık rokanın içinde sütteki kadar kalsiyum var, fosforu yüksek değil üstelik iyi emiliyor. Mesela dereotu kalsiyum bakımından çok zengin.
 
C.E.K.: Bütün sağlıklı yağlar vücudumuza girecek. Ayran ve peynirdeki kalsiyum oranı daha yüksek. Fındık, fıstık ve ceviz de kalsiyum, potasyum, demir, çinko ve fosfor zengini.
 
A.A.: Kuruyemişler selenyum açısından da zengin. O kadar çok insanda selenyum eksikliği var ki... Bu tiroit eksikliği ve kalp rahatsızlığına neden olabilir. Selenyum asıl antioksidan sisteminin bir parçası. Vücudumuzda serbest oksijen radikalleri dediğimiz tahrip edici şeyler var. Tamam bu radikallerin olması lazım ama tahrip edilmesi de gerekiyor. İşte selenyum onların temizlenmesinde önemli bir role sahip.
 
Omega-3 vücuda girmeli
 
Yağlara gelirsek...
 
C.E.K.: Sağlıklı yağlar vücuda mutlaka girmeli. Köy tereyağı, zeytinyağı ve omega-3.
 
A.A.: Kuyruk yağı ve iç yağ da var. Mesela lahmacuna kuyruk yağ konulmasa o kadar lezzetli olmaz.
 
C.E.K.: Büyüklerimiz kurban kesildiğinde kuyruk yağını eritip içerlerdi. 90 yaşına kadar yaşadılar, kalpleri de tıkanmadı nasılsa!
 
Deveci armudu beni hipoglisemiye sokuyor!
 
Meyveye neden karşısınız? Yiyelim mi yemeyelim mi?
 
C.E.K.: Meyvenin içindeki fruktoz; glikoz, sakkaroz ve laktozdan daha tehlikeli. Fruktoz kandaki yağları yükseltiyor. Bu yağların yükselmesi insülin direncini başlatır, bu da tüm hastalıklara neden oluyor. Kilo vermek isteyenler bir tepsi meyveyi alıp akşam televizyonun karşısına geçip yemesin. İsterseniz sabah kahvaltıda yiyebilirsiniz ama başka da bir şey yemeyin.
 
A.A.: Bazıları ‘Biz zayıflayamıyoruz’ diyorlar. Meyve yerken vitaminleri de alıyorsunuz ama limiti iyi bilmek lazım. Mesela kiraz, ayva daha az şekerlidir. Ama kalkıp da bir tane deveci armutu yiyince hipoglisemi’ye giriyorum.
 
Kaç yıldır çikolata yemediniz?
 
C.E.K.: Geçen bayramda bir parça yedim. Ancak lahmacun, kebap ve çiğköfte gibi yiyeceklerimiz sağlıkdır, yenebilir.
 
A.A.: Yenebilir değil hocam, kebap yenmeli. Yanında pilav, ekmek yerine bol yeşillik, yoğurt veya cacıkla.
 
Hocam nasıl olsa öleceğiz hiç mi baklava çikolata yemeyelim?
 
C.E.K.: Hiç öyle bir şey yok. Ben diyetisyen değilim. Eğer aşırı kilomuz varsa ya da kalp damar, felç, şeker veya tansiyon hastasıysak insülin direncinin kırılması gerekiyor. Bu süreç içinde yenilmemesini öneriyorum.
 
A.A.: Tatlı yemeyin, tatlı yaşayın...
 
Genetik hastalık yok!
 
Beslenme tamam da ya genetik hastalıklar ne olacak?
 
A.A.: Bir hastalık 100 yıl içinde bin kat artabilir mi? Mesela diyabet, kanser... Üç bin mumyada bir tane kanser çıkmış. Üstelik tarım döneminde olmasına rağmen. Genetikten kasıt miras olarak geçen hastalıksa bu öyle değil. Mesela şekerli gıda yemeniz birçok geninizin kötü çalışmasına neden olur. ‘Babamda var’ deniyor mesela...
 
C.E.K.: O, ailesel oluyor. Bir hastalığın aynı aile içinde görülmesi genetik olduğunun göstergesi veya kanıtı değil! Çünkü insan vücudunda 23 bin gen var. Gözümüzün rengi, vs. dışındaki genlerimiz uykudadır. Uykuda oldukları sürece sağlıklıyızdır. Onları iç ve dış etkenlerle uyararak aktif hale getirdiğimizde hastalıklar başlıyor. O yüzden genetik diyemiyoruz. Eğer fazla miktarda yer, hareket etmezseniz o genler tabii ki uyanacak. Yılanı uyandırmayacaksınız!
 
En önemli antioksidan kolesteroldür
 
Antioksidanlar konusunda her kafadan bir ses çıkıyor. Nedir doğrusu?
 
C.E.K.: Vücudun ürettiği en önemli antioksidan kolesteroldür. Kolesterol yağ değil bir steroid hormon. Vücut ihtiyacına göre koruyucu olarak kolesterol üretir. Kolesterol mikrop ve virüsleri öldürür; östrojen, testosteron, stres hormonu gibi hormonların temelinde kolesterol vardır. D vitaminin temel taşı kolesteroldür.
 
A.A.: Bir erkeğe ‘Sizin erkeklik hormonunuz kolesterolden yapılıyor’ derseniz kolesterol ilacı kullanmaz!
 
C.E.K.: Geçen gün hastaneye Ankara’dan 25 yaşında bir bey geldi. Evli ve bir çocuğu var. Check-up yaptırdığında kolesterolü yüksek çıkmış, hekimi kolesterol ilacı vermiş. İktidarsızlık başlamış...Yüksek kolesterol faydalıdır, yapılan araştırmalar göstermiştir ki yüksek kolesterolü olan kadınlar daha uzun yaşamaktadır. Kolesterol diye bir hastalık yoktur, tamamen uydurmadır. Beynimizin yüzde 90’ı kolesteroldür. Beynin hayatta kalması, sinir sistemindeki ileti sisteminin iyi çalışması için kolesterole ihtiyacı vardır. Serotoninin yapısında da kolesterol vardır. Depresyon için bir ilaç veriliyor, serotonin reseptörleri kolesterolden meydana geliyor. Sen o serotonin reseptörlerini yok edince tabii ki insanlar depresyona girer!
 
A.A.: Sonra da diyorlar ki ‘Kadın emekli oldu veya menopoza girdiği için depresyona girdi.’ Tıpta muazzam ilerleme varken kronik hastalıklar korkunç bir şekilde artıyor. Unutmayın kolesterol iki gözü olan her şeyde vardır.
 
Röportaj Arkası
 
Kalp ve iç hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay’ın Hayy Kitap’tan çıkan ilk kitabı Karatay Diyeti, en çok satanlar listesinin başındaydı. Karatay şimdi yeni bir kitap daha yayımladı: Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın birkaç yıl önce yazdığı Taş Devri Diyeti kitabı ise halen çok satanlar arasında.
 
İki hoca ile bir kebapçıda buluştuk. Beslenme konusunda bu kadar öneri veren hocaların ne yediklerini merak ediyorsanız... Kebap, çiğköfte, bol salata, lahmacun... Yemekte bardak bardak ayran içildi, tatlı yenmedi.
 
Yemeğin ardından gelen çaya şeker atılmadı masada. Şeker kullanan ben, Canan Hoca’dan çekindiğim için çayı şekersiz içtim ama pişman değilim!
 
İstanbul Bilim Üniversitesi’nin kurucu rektörü olan Canan Karatay Efendigil, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim görevlisi Ali Başak Karatay ile evli. Çiftin Mehmet Rahmi Karatay adlı bir oğulları var, doktorasını Edinburgh Üniversitesi Jeoloji bölümde, Glasiyoloji (Buzul) bilimi üzerine yapmış.
 
Prof. Dr. Ahmet Aydın ise evli ve bir çocuk babası.
 
Anlaşamadıkları bir konu yok. Tuz konusunda bile hemfikirler. Turşu yapımında kullanılan kaya tuzunu öneriyorlar.
 
İkisinin de otomobili yok ‘Kendi arabama binecek kadar enayi değilim’ diyorlar. Hangi sporu yaptıklarını sorduğumuzda Karatay “Lisede basketbol, üniversitede voleybol takımındaydım.  ABD’de 12 sene kaldık. Tenis oyuncusuyum, orada 55 yaş grubunda tekler, çiftler ve karışık çiftlerde şampiyonluğum var. Yüzerim, yürürüm, fırsat buldukça tenis oynuyorum” yanıtını veriyor. Aydın’ın sporcu geçmişi yok ama her gün evi ile iş yeri arasındaki üç kilometrelik mesafeyi yürüdüğünü söylüyor.
 
İnci Döndaş / STAR





Sizin isminiz

Alıcının e-posta adresi



Doğrulama işlemi
4 + 3 = 


Oku Yorum


  • HALKIN KAFASI KARIŞIYOR 


    Bilimin sükneti ve kuralları içinde tartışılması gereken konuları, lütfen halkın gözü önünde tartışmayalım. Neden mi? Halkımız otorite kabul ettiği bilim ve din adamlarının medyada kavga etmesini istemiyor, çünkü otoriteye olan güveni sarsılıyor, zihinsel dengesi bozuluyor. Tartışmalardan ve çelişkili ifadelerden rahatsız oluyor. En azından bilime ve tıbba olan güveni sarsılıyor, alternatif arıyor ve otlara sarılıyor.
    Halkın kafası neden karışıyor? Otoriteler, birbirine zıt önerilerde bulunduğu için. Birisi, bu ilacı almazsan ölürsün diyor, diğeri de alırsan ölürsün diyor. Peki halkımız ölmemek için ne yapsın? Bilimsel kanıtları değerlendirsin, kendi kararını kendi versin, bizden uyarması diyorsunuz. Ülkemizde ‘bilimsel değerlendirme’ konusu ders olarak okutulmadığı için halkımız bilimsel değerlendirme yapamaz. Bırakın halkı, aldığımız eğitim daha seçmen sayısını veya Van depreminin derecesini bile doğru olarak tespite imkn vermiyor kaldı ki halkı eleştiriyoruz.

    Ayrıca sizin ne dediğiniz değil, halkın ne anladığı önemlidir. Biz buna algı diyoruz. ‘Bu ilaçlar zehirliyor ve öldürüyor, doktorlar da hala bu ilaçları bize yazıyor’ algısı, nelere yol açar hiç düşündünüz mü? Siz olsanız ne yaparsınız? Diyelim ki ilaçları çöpe attınız ve hastaneye gittiniz, doktorlar da size, zehirliyor ve öldürüyor diye bildiğiniz bu ilaçları tekrar yazdı. Ne yaparsınız? Yazılan ilaçların çoğu, bu çeşit yayınlar yüzünden torba torba çöpe gidiyor, milletin devletin parasına yazık değil mi? Doktorlar, tabii ki aldıkları eğitim ve bilimsel kurallar gereği bu ilaçları yazacaklar, bunda bir yanlışlık var mı? Varsa öncelikle bu yanlışı düzeltmek gerekir. Bunun da yeri medya değil, bilimsel arenadır. Bağımsız ülkelerde bağımsız bilim kurumları vardır, halkın sağlığını, algısını koruyan yetkili kurumlar vardır ve bu kurumlar üçbeş kişinin vatanı milleti kurtarmasına müsaade etmez, çünkü bu görev kendisine aittir, varlıklarının sebebi budur. Konuya el koyar, ‘siz kim oluyorsunuz’ der, bizde olduğu gibi seyretmez, müdahale eder, etmeli. Aksi halde kaos olur.
    Toplum, bu kısır tartışmaları anne-baba kavgasına benzetiyor ve hoşlanmıyor. Bilim ve din adamlarının ağız dalaşı etmeden çelişkisiz bilgiler vermesini istiyor. Ne yapacağını madde madde öğrenmek ve uygulamak istiyor. Çünkü bilgi, eğitim ve kültür düzeyi ancak buna elveriyor. Bu tesbiti yapmak halkı küçümsemek değildir. 17 Ağustos depremi ve Teravih namazı tartışmalarında, koca koca hocaların verdiği çelişkili bilgilerin nelere yol açtığını gördük. Halkımız bu kavgaları kahrederek izliyor, sonra da ayrışıyor, bölünüyor.
    Sizler bilimsel tartışmaları, bilimin sükneti içinde kapalı kapılar ardında yapın ve halka çıkan doğruları madde madde söyleyin. Ya da halkımıza, ‘bilimsel değerlendirme’ dersini ilkokuldan üniversiteyi bitirinceye kadar tekrar tekrar öğretin ve ancak ondan sonra karşılaştığı sorunları kendisinin analiz etmesini, çözmesini isteyin. Bu eğitimi vermeden, bilim adamlarının çözemediği konuları halkın çözmesini beklemek doğru olur mu? Halk, doğru ile yanlış bilgiyi analiz etmeyi, bilimi, bilimsel tartışmayı, bilimsel araştırmaların nasıl yapıldığını, bizim neden bilim ve teknolojide nal topladığımızı bu dersle öğrensin. Toplumun bu derece bilinçli ve bilimsel olması istenmiyor ki bu ders okutulmuyor. Çünkü o zaman halkımız her şeyi sorgular:

    Neden bilimsel sömürge olduğumuzu, neden aşı üretemediğimizi, domuz gribi aşısından Van depreminin derecesine kadar neden hep başkasının eline ve ağzına baktığımızı sorgular. Bu ise itaat sisteminden yarar sağlayanların işine gelmez. Bu yüzden, bu dünyanın sorunlarını çözmek yerine, öbür dünyanın konularıyla ve televole ile medyada halkı uyutmak gerekir ve öyle de yapılıyor.
    Öncelikle, her konuda halkın kafasını karıştıran tartışmalara ve çelişkilere medyada son vermek gerekir. Medyada, çelişkilerin körüklenmesinin amacı; zihinsel kaos yaratmak ve toplumu çaresizliğe düşürüp istenilen şekle dönüştürmektir. Panik olan insan, yan etkisi yokmuş diyerek otlara sarılır. Halkın sihirli bitkilerle ve mucize gıdalarla uyutulması ayrı bir sektör yaratır. Otu çöpü başka türlü satamazsınız. Ülkeleri ve milletleri yönlendirme ve zihinsel yolla ele geçirmenin en ucuz ve en etkili yolu, zihinsel savaş yani algı savaşıdır. 3. Dünya savaşı böyle yapılıyor. Lütfen oyuna gelmeyelim.

    Sözün özü;
    İçtihat ve konsültasyon kendi kuralları içinde adabına göre yapılır. Halka açıklama ise birlik ve sükunet içinde yapılır, her kafadan çıkan farklı sesle kargaşa içinde yapılmaz. Medyada yapılan bu tartışmaları, halkın anlamasını ve analiz etmesini istiyorsak, öncelikle bilimsel değerlendirme dersini okullara koydurmak için mücadele etmeliyiz, tabii müsade ederlerse. Bu yöntemi öğretmeden halkın bilimsel tartışmaları anlamasını istemek, bilmediği dilde halka yayın yapmaktır. Neden böyle yapıyoruz?
    ky / 03 Aralık 2011 23:51




HAYY web



Künye | Manifesto | Sorumluluk | Reklam | Bize Ulaşın
tamamen özgür yazılım geliştirme araçlarıyla üretildi. Haber Sistemi

8.49 ms