Ana Sayfam Yap
 Sık Kullanılanlara Ekle

Hükümetin dış politikasını başarılı buluyor musunuz?

  • Evet, başarılı.
  • Hayır, başarısız.
  • Bu konuda bir fikrim yok

Eposta adresinizi verin, iyibilgi'nin özel haberleri posta kutunuza düşsün.





29 Temmuz 2008
font boyutu küçülsün büyüsün



Şeytaniler bu kapıları Mesih’e mi açacak?


İki yıl sonra İstanbul, ‘Avrupa Kültür Başkenti’ olacak. Bunun için resmî bir amblemi de var. Fakat bu amblem, Roma’daki Konstantin Takı’ndan, Şimon Peres’in TBMM’deki ‘kapılarına’, oradan Washington’daki bir başka kapıya açılıyor!




Şeytaniler bu kapıları Mesih’e mi açacak?

2010 yılında İstanbul, “Avrupa Kültür Başkenti” olarak bir seri organizasyon ve faaliyete ev sahipliği yapacak. Tabii Avrupa başkenti olduğu için yerli ve yabancı bir çok katılım bekleniyor.

Bu organizasyon için bir de resmi amblem tasarlanmış ve kamuoyuna açıklanmış durumda. Ancak bu logonun ne anlattığı, ne anlama geldiği, neyi sembolize ettiği yönünde tartışmalar da başlamış durumda.

Bu resmi logo İstanbul ve 2010 tarihini gönderme yapmakla beraber, üç tane de kapı gösteriyor. Belirgin ama sadece “benziyor” diyenler de mevcut.

Bu kapıların tasarımı bir başka ülkedeki bir başka kapının tasarıma hayli benziyor. Roma’da bulunan Konstantin Takı’na. Zaten Konstantinopol ismi de buradan geliyor. Yani Konstantin’den.

Bu işin bir boyutu. Bundan başka boyutları da var ve bir ucu Şimon Peres’in Türkiye ziyareti sırasında TBMM’de yaptığı konuşmanın satır araları ile bir başka açıdandan da Washinton’da Beyaz Saray’ın “altına” kadar uzanıyor. Ama hep kapılara bağlanıyor.

Bu konuda ilginç bir yazı Netpano’da Oktan Keleş tarafından kaleme alındı. İlgili bölümünü aynen alıyoruz.

 



“Şimon Perez Millet Meclisi’nde  yaptığı konuşmada ‘İstanbul bizim için yüce bir kapıdır’ demişti. Meclis tutanaklarına geçti bu sözleri. Ayrıca Papa'nın Türkiye'ye geldiği sıralarda yazdığım ‘Yeni Dünya Düzencileri, İstanbul ve Papa’ da şunları söylemiştim: "Yeni Dünya Düzenini Amerika dillendirir ve organize eder. Ama Amerika'yı kuranlar yahudiler ve masonlardır. George Washington, A.B.D.'nin ilk başkanıdır. Bu şahıs
Şeytanîlerin adamı ve asrın baş masonudur. A.B.D'nin başkentinin ismi bu şahsa
aittir.

 

Hatta Washington adına masonların, yahudi şeytanî teşkilatının yaptırdığı bir anıtta
bulunur. Bu anıta devrin papa'sı bir taş gönderir. Fakat masonik yahudi şeytanî
teşkilatı şiddetle reddeder.

Taşta şu ibareler yazılıdır: ‘BÜYÜK HAÇ ALTINDA, COSTANİNOPOLİS'TEN KUTSAL TOPRAKLARA BURADAN ADIM ATILACAK. LUTHER'İN SOYUNDAN GELECEK PAPA İSA MESİH'İ ÇAĞIRACAKTIR’. Ayrıca taşın üzerinde belli bazı tarihler vardır.

Kısacası bu taşı yahudilerin şeytanî teşkilatı gizlice çalıp Beyaz Saray'ın bugün bulunduğu yere, bahçesinde bir yere gömdüler. Şu an eğer gerekirse Beyaz Sarayı bile havaya uçururlar."

 


 

Dikkat edin şu tabire: ‘Costantinopol'dan kutsal topraklara buradan adım atılacak.’ Burada bir KAPI'dan bahsedilmiyor mu? Aynı Şimon Perez'in dediği gibi bir KAPI. Bu kapı nereye geçmenin işareti? Acaba Şeytanî, Haçlı ve Vatikan İstanbul üzerinde birleşti mi?

Konstantin Takı, 1. Konstantin'in kazandığı bir zafer anısına 312 yılında Roma'da dikilmiş bir anıt. Enteresan değil mi Konstantin'in yeniden karşımıza çıkması?

‘Müslüman-Türk İstanbul" geri alınmak mı isteniyor? Unutmayalım İstanbul'un Roma dönemi kurucusu aynı Konstantin ve Konstantinapol ismi O'ndan geliyor.”






Sizin isminiz

Alıcının e-posta adresi



Doğrulama işlemi
5 + 4 = 


Oku Yorum


  • Üçleme-Menorah-ÜçKapı 

    2000 yılında sivil toplum kuruluşlarının öncülüğünde başlayan daha sonra devlet kurumlarının da iştirak edip benimsediği ve 2005 yılında kesinleşerek, 2010 yılında 3 avrupa şehri ile birlikte İstanbul’un “2010 Avrupa Kültür Başkenti” olacağından haberimiz vardı. Fakat ülkemizin yoğun ve karmaşık gündeminden dolayı Fener ve Balat semtlerinde Avrupa Birliği katkıları ile tamamlanan rehabilitasyon çalışmalarının ilgimizi çekmediği gibi bu haberde ilgimizi hiç çekememişti. Ta ki ilk önce iyibilgi sitesinde gördüğümüz 2010 yılında “Avrupa Kültür Başkenti” olacak İstanbul’un logosu hakkında netpano sitesinden alıntılanan Oktan Keleş’in şeytaniler bu kapıları mesih’e mi açacak yazısıyla birlikte yapılan spekülasyonları okuyana kadar.

    Oktan Keleş netpano’da yayınlanan yazısında Dikilitaşlardan girip Konstantin Tak’ından çıkmış ve bu bağlamda 2010 İstanbul logosunun ne anlattığı, ne anlama geldiği ve neyi sembolize ettiği yönünde değişik çıkarımlarda bulunmuş. Oktan Bey çıkarımlarda bulunur, iyibilgi bunu haber yaparsa, bize de atılan taşın ardından koşmak vazifesi düşer mantığından hareketle komploya inanmadan ama komplosuzda kalmadan kendi yorumlarımızı da yazalım istedik. Ancak unutulmaması gereken bir ayrıntı vardır. Logo üzerinde yapılan değerlendirmelerde logo’nun kim yada hangi kurum tarafından yapıldığı belirtilmemektedir. Belki tam olarak bilinmemektedir ki zaten organizasyonun resmi internet sitesinde de (www.istanbul2010.org) logo’nun ne anlam içerdiği ne zaman kim tarafından yapıldığı hakkında herhangi bir açıklama mevcut değildir. Bu yüzden spekülasyonlara açık olması da yadırganmamalıdır. Haberi yapan iyibilgi, habere kaynaklık eden Oktan Bey bu organizasyonun başkanı Nuri Çolakoğlu’na ulaşabilmelilerdi eleştirisini de söylemeden geçmek olmaz.

    Geçelim ve taşın peşinden koşmaya yada taşı peşimizden koşturmaya başlayalım…

    2010 İstanbul Logo’sunda birbiri içinden geçen kapıya benzer yarım daireler olduğu görülmekte. Oktan Keleş bunların birer kapı olduğunu, 1. Konstantin'in kazandığı bir zafer anısına 312 yılında Roma'da dikilmiş olan Konstantin Takı’yla benzeştiğini zaten Konstantinopolis isminin de Konstantin’den geldiğini ifade etmektedir.

    Gerçekten logo ile Konstantin Takı birbirine benzese bile burada gözden kaçan bir husus vardır ki bana göre Tak meselesinden daha önemlidir. Logo’ya dikkatlice bakıldığı zaman kapı olduğu varsayılan çizimlerin sayısıdır. Bunlar 3 adettir. 3 adet birbiri içinden geçen yada perspektifi bir bakışla ardı ardına sıralanan 3 adet yarım dairemsi. Buna ister kapı isterse geometrik bir isim bulmanız bu şekillerin 3 adet olduğu gerçeğini değiştirmez. Ki zaten 3 adet olması hasebiyle Konstantin Tak’ı benzetmesi yerinde olsada logoda yapılan üçleme ve bunun dini anlamları gözden kaçırılmış gibidir.

    Peki Üçleme Nedir?
    Üç ilahi varlığı tanımlayan bir ifadedir. Farklı din ve mitolojilerde farklı kökenlere, özelliklere ve anlayışlara sahip farklı üçlemeler bulunmaktadır ve bu üçlemelerin çoğunun kendi bütünlüklerinde özel bir isimleri vardır.
    Bazı üçlemeler de şunlardır:
    Hristiyanlıkta ki Teslis: Baba-Oğul-Kutsal Ruh (in nomine patris, filii et spiritus sancti)
    Babil :Birinci üçlük: Anu (Gök tanrısı), Enlil (Yer, hava ve fırtına tanrısı), Ea (Irmaklar tanrısı).İkinci üçlük: Sin (Ay tanrısı), Şamaş (Güneş tanrısı), İştar (Bereket tanrıçası - Tammuz'un eşi-sevgilisi) Şeytan üçlüğü: Labartu - Labazu - Ahatsu.
    Eski Mısır : İsis–Osiris–Horus
    Alevilikte ki: Allah-Muhammed-Ali

    Görüldüğü üzere benzer üçlemeler değişik isimlerde tarih boyunca karşımıza çıkmıştır. Konumuz 2010 logosu olunca da yapılan üçlemenin Teslis’e mi yoksa Eski Mısır’a ve bununla ilintili olarak Masonik ritüellere ve sembollerine gönderme olup olamayacağı tartışılacak hale gelmektedir.

    Bu bağlamda Fener Rum Ortodoks Patrikhanesine girişin üçlü bir kapıdan olması ve ana kapının hala kapalı olduğu ve bunun kin kapısı olarak adlandırıldığı unutulmamalıdır. Yine pek çok kilisenin 3 kapısının Konstantin Tak’ına benzer şekilde yan yana olması ve hatta Latince bazı deyişlerde geçtiği üzere : “omne bonum trium”, “omne trium est perfectum” üçlü olan her şey güzeldir ve üçlü halde gelen her şey mükemmeldir demek tesadüfi olmasa gerekmektedir.

    Gerek Konstantin takı’nda, gerekse kimi kiliselerde karşımıza çıkan 3 kapı yada üçlemeli kapılar ünlü ressam Leonardo Da Vinci’nin İsa ve havarilerini konu alan Son Akşam Yemeği tablosunda da karşımıza çıkmaktadır. Resimde İsa ve havariler birlikte yemek yeyip sangreal- kutsal kaseden şarap içmektedirler. Yemek yedikleri masanın üstünde ise 3 kapıyı andıran figürler durmaktadır. İşin içine hem 3 kapı hemde kutsal kase girince haliyle tapınak şövalyelerini hatırlamamak ve Da Vinci’nin de bir Prieure de Sion (tapınakçı) olduğu iddialarını görmemezlikten gelmek olmaz sanırım.

    Elbette tapınak şövalyelerinden, kutsal kaseden bahsedince kökleri çok derinlere dayandığı iddia edilen bu gizli örgütlenmenin bir ucundan da masonik yapılanma ile adının birlikte anıldığını söylememize gerek yoktur.

    Masonik İskoç Riti sembolik üç dereceden sonra üç ayrı bölümlü bir eğitim sistemiyle çalışır ve son 3 derecesi idari derecelerdir ve Konsistuar adını alır. Bunlardan 33. derece ise en yüksek makamı ifade eder, bu mevkiye gelenlere Hakim- Büyük Genel Müfettiş yada Üstad ismiyle hitap edilir. Tekrardan 2010 İstanbul Logo’muzu gözümüzün önüne getirmeye çalışırsak daha önce 3 kapı mı yoksa üçleme mi diye sorgulamaya çalıştığımız geometrik çizimlerden 33’e ulaşmamız mümkün müdür?


    Oktan Keleş, yazısında şunları ifade etmektedir :

    “Şimon Peres Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada ‘İstanbul bizim için yüce bir kapıdır’ demişti. Meclis tutanaklarına geçti bu sözleri”

    İstanbul’un bir Yahudi için yüce bir kapı olması ne ifade etmektedir. Peres Engizisyondan kaçan Yahudilere kucak açan Osmanlı’yı yada kendi ülkesinin kurucu lideri olan David Ben Gurion’un yüksek öğrenimini İstanbul Hukuk fakültesinde yapmış ve lise diplomasını da bu şehirde almış olmasından dolayı sevmektedir gibi duygusal yaklaşımları bir kenara bırakacak olursak sanırım Oktan Bey’le aynı endişeleri taşımamız gerekir. Bu sevginin 2010 logomuza bir yansıması olmuş mudur yada bağ kurabilir miyiz diye düşündüğümüzde ise karşımıza Yedi Kollu Şamdan adıyla bildiğimiz Menorah çıkar. Haliyle ilk başta logo ve yedi kollu şamdan arasında nasıl bir bağ olabilir sorusu akıllara gelecektir. Bunun cevabı da Menorah’ta ki 3 yarım daire yada 3 kapıda gizli olabilir mi?

    Unique: kelime anlamı ile benzersiz, eşi benzeri olmayan anlamlarına gelmektedir. Latince karşılığı ise sui generis olarak ifade edilmektedir. Peres’in İstanbul’u yüce bir kapı olarak betimlemesinde ve yine Oktan Keleş’in ifadelerini:
    (Dikkat edin şu tabire: ‘Costantinopol'dan kutsal topraklara buradan adım atılacak.’ Burada bir KAPI'dan bahsedilmiyor mu? Aynı Şimon Perez'in dediği gibi bir KAPI. Bu kapı nereye geçmenin işareti? Acaba Şeytanî, Haçlı ve Vatikan İstanbul üzerinde birleşti mi? Konstantin Takı, 1. Konstantin'in kazandığı bir zafer anısına 312 yılında Roma'da dikilmiş bir anıt. Enteresan değil mi Konstantin'in yeniden karşımıza çıkması? ‘Müslüman-Türk İstanbul" geri alınmak mı isteniyor? Unutmayalım İstanbul'un Roma dönemi kurucusu aynı Konstantin ve Konstantinapol ismi O'ndan geliyor.”)
    dikkate alacak olursak ve Avrupa Birliği’nin katkıları ile Fener ve Balat Semtlerinin rehabilitasyonunu hatırlarsak ve 2010 logomuzu ters çevirip baktığımız zaman karşımıza İngilizce olarak Unique kelimesinin çıktığını düşündüğümüzde bu komplovari yaklaşımın gerçeklik payı var mıdır dememiz mümkün olabilir mi?

    Elbette bu yaklaşımların bir kalemde üstü çizilip, 3 kapı gibi görünen şey aslında 3 camii kubbesidir denilebilir. Yada olimpiyat halkalarının 3’lüsü olup 3 kıtayı birleştiren İstanbul’un kesişme noktası olması üzerine vurgudur denilebilir. Yada bahsi geçen 3 kapı aslında 3 dini sembolize eder de denilebilir. Yada biraz daha abartıp o 3 yarım daire 3 hilal’in ta kendisidir dense bile siz yine de komplosuz kalmayın…

    http://kendihalinde.wordpress.com
    Üçler Yediler / 04 Ağustos 2008 18:31
  • İstanbul kültür ortamı okumalı 


    Tiyatro Edebiyatı gelişmiş ülkelerde; dil zenginliğinden, coğrafyadan, demokrasiden, renkli toplumundan, tarihinden, dininden, kültüründen, insanlarının yaşam kalitesinden, pek çok özelliği sahneye taşımakta son derece başarılıdır. Bu başarı devamlılığı ve uyumu, yapıtların sahnelendiği sahne binalarından, oyun eleştirmenliği ya da dramaturjisine kadar her alanda fark edilmektedir. Ama her nedense bu topraklarda yaşayan bizler, tiyatro edebiyatımızda ve tiyatro eğitiminde, bir İngiliz, Fransız ya da Alman ekolü hayranlığı ile bir oyuncak gibi sırtımızdan kurulmaktayız.
    Bu coğrafyanın kendi tiyatrosunu tesis etmemesi için ne gerekiyorsa yapıldı ve yapılmakta sanki birileri tarafından. Zaten dayatılan bu ekoller dışında tiyatro (edebiyat, reji, oyunculuk..) denemeleri yapmak ne haddinize, anında sert bakışlı kaşları uzamış eleştirmenler yapıtınıza tepki verip sizi hücre hapsine alırlarsa görürsünüz gününüzü. (Belki de doğaçlama gösterilerinin ortaoyununun modalaştığı tam da şu günlerde ulusal tiyatro gramerinin bu alandan yazılması gerekir ) Öte yandan yukarda sıraladığım ülke tiyatrolarının son derece başarılı olduklarını da yabana atamayız.
    Ancak unutulmamalı ki, bunca yıldır Türkiye"de tiyatro ve kimi sanatların, sadece bir kurumun tekelinde olması, önüne kentin adını da alacak türden tek bir festivale endekslenmemiz ve sadece o festivalin medya tarafından beslenmesinin de ardında bu türde çıkar ilişkileri yatıyor olabilir. Çünkü sadece Paris ya da Berlin ya da Londra"da bu tür de uluslararası boyutta yapılan festival sayısı yüzlerce iken.
    Öyleyse tiyatrodaki bu lordlar kamarasını kim yönetmektedir yıllardır? İster eğitiminde ister retoriğinde tiyatronun zenginlerinin mutfağında devamlı güzel kokulu yemekler pişmekte ise ve sadece birilerinin tek olmasını destekleyen kişi ve kurumlar, artık maskelerini çıkarma zamanlarının geldiğini daha ne kadar kabullenmeyeceklerdir? Bunca zaman gizlenerek sürdürdükleri küçük mutluluklarıyla yalnız kalma antreleri gelmedi mi? Kentin adını önüne alarak uluslararasılaşan Büyük Modern sanat alanları ve benzer sanatsal etkinlik ikonları hangi sermayenin peşinde olduklarını artık açıklamalıdırlar. Girizgâhta bu soruları sorduktan sonra tiyatro ile devam edelim.
    Devlet Tiyatroları"nda sahne aldığım 1985 - 1992 yıllarında 4-5 oyunda görev aldım ve Ejder Akışık, Faik Ertener, Can Gürzap, Müge Gürman gibi yönetmenlerle çalışma fırsatım oldu. Tüm bu oyunların provalarında da hem diğer oyuncularla hem de kurumun yönetici ve idari personeliyle de görsel ve işitsel temasımız oldu. Mesleğimiz gereği gözlem de yaptığımızdan hem onların sorunlarını dinledik hem de beklentilerini paylaştık. Bir çoğu arkadaşımız olan büyüklerimiz şu an Türkiye"de pozisyon almış vaziyetteler. Kimileri Üniversitelerde, kimileri hem üniversite hem belediye tiyatrosundan maaş alacak kadar ileri gitmeyi başararak. Diğerleri de, Televizyon kanallarının seslendirme kadrolarında kemikleşmiş, kimileri ise dizi sektöründe ajanslarla işbirliği içerisinde hayatlarını sürdürmekteler. Kurumsal tiyatrolardaki çalışanlar arasında ise puan farklarını kurcalayandan, ekstra kazanç için sağda solda dublaj için koşturan oyunculara kadar bir çoğunu gördük görmekteyiz.
    Oyuncu ajanslarında ise neler döndüğüne dair kaygılar taşıdığım bir dönemde, Oyuncu Güven Kıraç"ın sunuculuğunu yaptığı bir tv programında geçenlerde dillendirdiği “ dizi ya da reklam oyuncu adaylarını, yönetmen hiçbir zaman izlemez, oyuncu ajanslarında seçilir ve rolü o alır” sözü düşündürücü gelmişti. Ama yıllardır oyunculuk ajanslarından bir teklif gelmeyen yüzlerce meslektaşımın ve öğrencimin var olduğunu da biliyor olduğumdan, bu alanda da, yani seslendirme ve dizi film sektöründe bir kolonileşmeden söz de biliriz öyleyse. Yani lordlar kamarası, orada burada heryerde SAHNEYEKON"muş vaziyette.
    84 yılından bu yana sahne sanatları ve tiyatro eğitimi alıyor olmamdan dolayı ve ortaya çıkan bu uyumsuz sonuca da reaksiyon veren çıkmadığından, kimi sorular sorma hakkını kendimizde görüyoruz, kimse alınmasın.
    Bu arada sözüm ona ülke tiyatrosuna sahip çıkıyormuş gibi ortaya çıkan kişi ve vakıfların da son günlerde savuna geldikleri, “AKM ye reklam alınamaz” gibi parodi çıkışlarına da şu cevabı verebiliriz: Euro 2008"de Viyanada"ki Burg Theater"in üzerine yerleştirilen büyük boyuttaki reklam tabelalarını ve fanzone ekranı, bir tiyatro mimari klasiği olan 1741 yılında inşa edilen Burg Theater"ın üzerine konmuştur hatırlatalım.(http://en.wikipedia.org/wiki/Burgtheater) Bu arada, her nedense aynı kişi ve kuruluşlar Harbiye Ş.Tiyatrosu"nun ve AKM nin arka tarafının yıkılışını sessizce kabullenmişlerdir. Yaptıkları bir iki tepkisel şiir resitali performansı hoş bir seda kalmıştır bu kubbede.
    Konservatuvar öğrencisi olduğumuz dönemlerde boş bir idealist bir beklenti içerisinde olduğumuzu şimdi anlıyoruz. Tek tutkumuz olan sahne boşunaymış ve tüm yoğunluğumuzu oyunculuğumuzu geliştirmek üzerine vermek hataymış. Biraz piyasaya çıkmamız kafelerde sabahlamamız, kulis olaylarına avdet etmemiz gerekirmiş. En küçük rol için dahi heyecanlanmamamız, en büyük rol için lobileşmeliymişiz. Bazen genel provalara seslendirme yüzünden gelmeyenler olunca da çok şaşırmamalıymışız. Nasıl olur da böyle bir oyuncu tiyatronun kadrosunda yer alır diye tepki vermemeliymişiz o dönemlerde.
    Gördük ki ikibinli yıllarda, Televizyon reklâmlarında ya da dizilerde rol olmayana, dublaja gitmeyene adam gözüyle bakmıyorlar. Diğer yandan da bu sektörlere girebilmek için yaratılan bir sanal havuz ve denetçiler kurulana yaranma mecburiyeti var.
    Ama gel gör ki, kendimizi bu alanlardan olabildiğince korumaya çalışırken atıl pozisyondaki oyuncular gibi arka koltukta unutulduk.
    Çok güçlü olamayanlarımızı “çok mu yeteneksizim acaba” demeye zorlayan bu durum kesinlikle bilinçli yaratılmış bir dramatik metindi ve bizden sadece bu metni okumamız isteniyordu. Halbuki bizler oyunculuk eğitimimizi konservatuvarda almış oyunculardık ve hepimiz de kendilerini kanıtlamış oyunculardık.
    Umut veren nasihatleriyle tiyatro büyükleri bizleri maalesef yarının tiyatrosuna taşımadılar. Kendileri gibi yaşlanan tiyatro sahnelerinin de bir bir kapanmaya yüz tuttuğu bir zaman dilimindeyken, belki de tiyatrosuz bir tiyatrodan söz etmemiz gereken çağda tiyatro ustalarının ortaya çıkıp “toprağı bol olsun” yerine, artık, “biz ettik siz etmeyin” demeleri gerekmez mi? Bu yazıyı okuyan oyuncu adayları ya da genç oyuncular, ortaoyunu gelenekseli üzerinden son günlerde üretilen doğaçlama tiyatrolarını ciddiye alın ve ülke tiyatrosunun yeniden inşası için bu türün alt metnini oluşturmayı deneyin.
    Ama ondan önce tiyatro eğitiminin derhal YÖK"den ayrılması ile başlamalıyız.
    A.T. / 30 Temmuz 2008 23:56
  • m.sönmez 

    m.sömez bey sen başkalarının köklerini sorgulayacağına kendi köklerine bak, bakalım ne çıkacak. Ayrıca birtakım güçlerin topunun zavallı çaresiz insanlardan meydana geldiğini unutmayalım. Her şeye gücü yeten tek ALLAH dır. Gerisi kabir kapısına kadar.
    adem ademoğlu / 30 Temmuz 2008 14:23
  • ... 

    Kimileri komplo teorisi dese de bu adamların her işinde muhakkak bir bit yeniği ve muhakkak inançlarına bir gönderme vardır, güzel bir analiz haberi tebrik ederim bu haber için..
    Lostinn / 30 Temmuz 2008 05:13
  •  

    2010 AMBLEMİNİN HER TARAFI SİYONİZM İLE İLİŞKİLİ OLSA NE OLACAK İLİŞKİLİ OLMASA NE OLACAK. OKTAN KELEŞ'E SAYGIM VAR AMA ALLAH AŞKINA BUNU BENİM YADA HERHANGİBİR İYİBİLGİ OKUYUCU BİLSE NEYE FAYDA!!! TAYYİP ERDOĞANIN KÖKLERİNİ İNCELENDİĞİNDE OKTAN KELEŞ'İN BİLDİĞİNİN 10 KATI DAHA BİLGİYİ ALDIĞINA EMİNİM AMA NEYE FAYDA KİME YARAR!!! BU BİLGİLERİN HEPSİ BOŞ BİLGİ. ALLAH HERŞEYE KADİR MASONLARINDA RABBI BİZİM DE RABBİMİZ O YÜCE YARATICI. MEHDİ (A.S) GELDİĞİNDE TÜM DÜNYAYI DECCALLER (ŞEYTANİLER) YÖNETSE KAÇ YAZAR. BİZ ÖNCE İYİ İNSAN OLALIM. PİYONLARIN STRATEJİ ĞRENMESİ BİŞEYE YARAMAZ. OKTAN KELEŞ BUNLARI BİZE ANLATCAĞINA ÖNCE GİTTSİN ABDULLAH GÜL E VE TAYYİP ERDOĞANA ANLATSIN.
    Mehmet SÖNMEZ / 29 Temmuz 2008 17:33
  • enteresan bir yazar ve erken yorumlar 

    selamlar. hakikaten oktan keleş'in yorumu çok farklı ilk başta deli saçması gelecek gibi şeyler. fakat çok enteresandır dedikleri çıkıyor. bunlardan birisi sarkozy hakkında söyledikleri. ki bu iyibilgi'de belirtilmişti. sarkozy'nin amerika'da geçirdiği meşhur malikane tatilinin yerini aylarca önce bir yazısında vermişti.(http://www.netpano.com/makale/?makale=579 ) yine onun mısır gezisinin amacı ile alakalı bilgileri ve neden mısır'a önem verdiği meselesi de aylar önce bir başka yazısında yayınlanmıştı.(http://www.netpano.com/makale/?makale=662)ayrıca oktan keleş'in kitap ve yazılarını takip edenler hatırlayacaklar "bir meczubun rüyası" kitabında 263-264-265.inci sayfalarında bahsettiği bir çok konu daha sonra gerçekleşti. mesela papa'nın ölümü, olaylı bir papa seçimi ve daha sonra gelecek olan papa'nın islam alemi aleyhinde çok tahriklerde bulunacak biri olduğunu, kızıldenizde yaşanacak olan 2.titanik faciası (es selam 98 gemisi olayı),israil'in kalpsiz insan yaşatma çalışmaları(bu hayfa'da yapılan deney medyaya yansımıştı. dileyenlere internetten bulabilirm),teröre karşı mücadele için insanlara çip takılması yasaya sunulması(daha sonra aeron russo diye bir adam bunun hakkında "from democracy to facisim:america" diye bir belgesel yaptı ve bu sene yada geçen sene öldü),istanbul'un hiç olmadığı kadar önem kazanması (2010 istanbul kültür başkenti meselesi gibi) tabi bu 3 sayfa da daha gerçekleşmemiş olaylar da var. olmadan önce bari meraklıları için şimdi yazayım daha sonra takip edilir:(sayfa :263 "amerika'nın gözünü iran'a ve türkiye'ye diktiğini; ama bunları gerçekleştirecekken Amerika'dan deprem haberi geldiğini. arda arda olan iki depreminçok büyük zayiata yol açtığını ve Türkiye işinin askıya alındığını ayrıca yakın bir zamanda pizza kulesinin yıkılması gibi konular bu kitapta bahsedilenler arasında.
    tarık kaftı / 29 Temmuz 2008 17:32
  •  

    netpano'cular akıl zorlaması komplo teorilerini çok severler. Logodaki o kapılar pekala Unkapanı'ndaki Bozdoğan Kemeri'ne de benzetilebilir, başka kapılara da... Böyle hurafelerle, İsrail'i ve Yahudileri yenilmez bir güçmüş gibi göstermek kimin işine yarıyor bilmem. 3-5 yıl sonra İsrail'in bütün etkinliği zayıfladığında, bu tür hurafelerin peşine takılanlar ne diyecekler merak ediyorum...
    Necip Yozgat / 29 Temmuz 2008 16:03
  • sizi bunun için seviyorum.  

    Bazen yuh daha neler dedirtecek haberleriniz olsa da (ki daha sonra doğrulanıyor )farklı haberlerle kafamızı karıştırdığınız için teşekkürler.
    ORHAN AYDIN / 29 Temmuz 2008 14:51




HAYY web



Künye | Manifesto | Sorumluluk | Reklam | Bize Ulaşın
tamamen özgür yazılım geliştirme araçlarıyla üretildi. Haber Sistemi

480.717 ms